|
|
Yazan Administrator
|
|
Pazar, 18 Mayıs 2008 |
|
ATATÜRK VE ÜNİVERSİTE Atatürk'ün düşünce ve eylem planında "üniversite" ile ilgili tutumu araştırılacak olursa, bunun "Devlet Başkanı" niteliği kazanmasından sonra ortaya çıktığı görülür. Bir "komutan" olmanın gerektirdiği eğitimden sonra savaş alanlarında yaşamını sürdüren bir insan için bu doğaldır. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışı, Cumhuriyetin ilanı Başkumandanlıktan Cumhurreisliğine dönüşümü gerçekleştirince, yeni bir "devlet"in kurucusu olarak Mustafa Kemal Paşa, pek çok yurt sorunu gibi "üniversite" konusuyla da ilgilenmiştir. Bu bakımdan, zaman sırası içinde üniversiteye ilişkin düşünce ve eylemleri şöyle özetlenebilir: c 1 Mart 1923 tarihli TBMM'yi açış konuşmasında, "Darülfünun, istiklâli tabiîsi dahilinde serbest mesleklere verdiği istikameti, gittikçe daha mükemmel bir hale isal edecek vesaiti maneviyeye maliktir" diyordu. c 1 Mart 1924 tarihli açış konuşmasında söyledikleri, bugünün diliyle, şöyledir: "Üniversiteye ve gelişmelerine ve yüksek bir üniversitenin, ulusun genel eğitiminde ve uygarlık alanındaki ilerlemesinde yaptığı kesin etkilere, özellikle dikkatinizi çekerim. Türkiye'nin milli eğitim siyasetini, her basamağında, tam bir açıklıkla ve hiçbir duraksamaya yer vermeyen bir aydınlıkla belirtmek ve uygulamak gerekir" (37). c 3 Mart 1924 ve 1925 tarihlerinde "İstanbul Darülfünunu Emini"ne çektiği cevap telgraflarından ilkinde, "Memleketimizde demokrasi ve cumhuriyet umdelerinin mutlak ve kat'î surette tatbiki ve memleketimizin tarihi ilim ve medeniyette layık olduğu mertebei refiaya isal hususunda Darülfünunumuzun kanaat ve kudreti ilmiyeye müstenit türlü ve şuurlu fiiliyat ve irşadatının daima en kıymetli ve müsmir âmil olduğunu" ifade eder (38). c 5 Kasım 1925 tarihinde ise, bugünkü Ankara Hukuk Fakültesi'nin temelini teşkil eden "Leylî Hukuk Mektebi"nin açılışında yaptığı konuşmada, dikkate değer konulara ilişerek, 1972 Türkiye'sinden bazı devlet adamlarının nedense "devrim"e itibar etmeyerek "inkılâp" dedikleri olgunun tanımını yapar: "Türk inkılâbı nedir? Bu inkılâp, kelimenin vehleten ima ettiği ihtilâl manasından başka, ondan daha vâsi bir tahavvülü ifade etmektedir". Aynı konuşmada, açılışını yaptığı öğretim kurumunun amacını da belirtir: "Büsbütün yeni kanunlar vücuda getirerek eski esasatı hukukiyeyi temelinden hal'etmek teşebbüsündeyiz. Ve yeni esasatı hukukiye ile elifbasından tahsile başlayacak bir yeni hukuk neslini yetiştirmek için bu müessesatı açıyoruz" (39). c "İstanbul Darülfünunu'nun İlgasına ve Maarif Vekâletince Yeni Bir Üniversite Kurulmasına Dair Kanun" gereğince 1 Ağustos 1933 tarihinde "İstanbul Üniversitesi"nin kurulmasından sonra, 1 Kasım 1933'teki TBMM'yi açış konuşmasında şunları söyleyecektir: "Üniversitemizin kuruluşuna verdiğimiz önemi belirtmek isterim. Yarım tedbirlerin kısır olduğunda kuşkum yoktur. Bütün işlerimizde olduğu gibi, millî eğitimde ve kurulan üniversitede de köklü tedbirlerle yürümek, kesin kararımızdır" (40). c 1 Kasım 1936'daki açış konuşması, yeni bir üniversitenin kurulması dileğini getirir: "Yüksek öğrenim için, Ankara Üniversitesi'ni kurmak yolunda, Tıp Fakültesi'ne de başlayarak yeni ve en zor adımın atılmasını dilerim" (41). Kuruluş kanunu 1937 yılında hazırlanan "Ankara Tıp Fakültesi"nin açılması, araya giren İkinci Dünya Savaşı nedeniyle, ancak 1945 yılında gerçekleştirilecektir. c Meclis'te yaptığı son konuşma olan 1 Kasım 1937 tarihli açış konuşmasında ise üniversiteler konusundaki son direktifini vermiştir: "...yurdu şimdilik üç büyük kültür bölgesi olarak ele alıp, Batı bölgesi için İstanbul Üniversitesi'nde başlanmış olan reform programını daha etkili bir biçimde uygulayarak, cumhuriyete gerçekten çağcıl bir üniversite kazandırmak; merkez bölgesi için Ankara Üniversitesi'ni kısa süre içinde kurmak gerekir. Ve Doğu bölgesi için Van Gölü kıyılarının en güzel bir yerinde, her daldan ilkokullarıyla ve sonuç olarak üniversitesiyle yepyeni bir kültür şehri yaratmak yolunda, şimdiden işe girişilmelidir" (42). Daha önce kuruluşuna işaret ettiğimiz kurumlara ek olarak, sonraki yıllarda büyük gelişmeler gösterecek olan "Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü 1933, "Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi" 1935 ve İstanbul Üniversitesi'ne bağlı "İktisat Fakültesi" de 1936 yıllarında, başka bir deyişle Atatürk döneminde kurulmuşlardır. "Yurdun büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek, yurt sorunlarının dayandığı temel düşünceleri anlayacak, anlatacak, kuşaktan kuşağa yaşatacak insan ve kurumları yaratmak" çerçevesi içinde üniversitelere de büyük görevler düştüğünü söyleyen Atatürk, günümüzde de bu konuya aydınlık getirmektedir. Zaten Atatürk'ü "canlı" tutan, güncel sorunlarımıza kadar uzanan aydınlatıcı elidir. Atatürk döneminin ilgi çekici olaylarından biri de 1933'te gerçekleştirilen "Üniversite reformu" olmuştur. Aradan 40 yıl geçtikten sonra bugün de, bazı çevreleri kişisel çıkarlarına alet etmek için, Atatürkçü düşünceyi "tasfiye" amacına yönelen bir "Üniversite reformu"nu işleyenler eksik değildir. Bu sebeple, 1933 reformunu doğuran "sebepler"i hatırlatmakta yarar vardır. Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip'in öne sürdüğü gerekçe, laboratuvar çalışmalarıyla ilgili 7., yayınla ilgili 8. ve Haydarpaşa Tıp Fakültesi'nin nakliyle ilgili ve günümüzde anlamını yitirmiş 11. maddeler bir yana, şu önemli konulara dayanıyordu: "1- Darülfünunun fakülte ve müesseseleri arasında ilmi mesai teşrikini temin edecek bir irtibat bulunmaması, 2- Bazı fakültelerin münhasıran tedrisat ile alakadar olarak bir meslek mektebi vaziyetinde kalmaları, 3- Tedris heyetinin, ekseriyet itibarıyla, kendisini yalnız muayyen saatlerdeki derslerden mesul sayarak ilmi tetkik ve taharrilerden uzak kalması, 4- Talebe ile tedris heyeti arasındaki münasebetin dershane hududu dahilinde kalarak, bunun haricinde talebenin her türlü rehberlikten uzak, kendi başına kalması, 5- Tedrisatın gene ekseriyet itibarıyla müderrisin takririne inhisar etmesi, talebenin öğrenme mesuliyetinin de muayyen bir kitabın sayfaları veya müderrisin takririnde tutulan notlar dahilinde kalması, 6- Seminerlerin ekseriyetle, lâfzı murat bir halde kalması, 9- Ekseri müderris ve muallimlerin, harici iş ve alakalarının çokluğu yüzünden Darülfünundaki vazifelerini ikinci derecede sayacak kadar müesseseye ilişiklerini azaltmaları, 10- Darülfünun tedrisatının memleketin hayat ve faaliyetleriyle temasını kaybederek nazarî bir tecerrüt halinde kalması, 12- Bir kısım müderris ve muallimlerin yıllardan beri Darülfünunda çalıştıkları halde ortaya henüz ilmi kıymeti haiz belli başlı bir eser çıkaramamaları, 13- Basit bir tecrübenin bile tez olarak kabul edilmesi ve bu yüzden şahsi tetkik ve telifin hiçe indirilmesi, 14- Aynı fakülte dahilindeki müderris ve muallimler arasında bile mesut ve semereli bir fikir ve ideal birliği, ilmi mesai teşriki yerine zıddiyet ve münaferetler hüküm sürmesi, 15- Eminlik, reislik, divan azalıkları gibi vaziyetlerin, sadece bazı müderrisler arasında ihtiras ve hased doğuran birer mansıp ve makam halini alması, 16- Darülfünun muhtariyetinin yalnız mevki ve makam ihtirasları kaynaştıran menfi bir amil derekesine inmesi" (43). Yukarıdaki maddeleri günümüzün Türkçesine çevirecek olursanız, ülkemizde yapılacak gerçek bir üniversite reformunun dayandırılması gereken gerekçeleri de bulmuş olursunuz. Ne var ki, Atatürk'ün Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip'in bir benzerini, arasanız da, kolay kolay bulamazsınız. Bunun içindir ki, üniversite sorunları karşısındaki ''vukuf''uyla tanınan bir meslektaşımızın kaygısını, uyarıcı niteliği nedeniyle anmakta yarar görüyoruz: ''Günümüzün ortamından yararlanabileceklerini sananlarca üniversite ''reformu'' üniversiteyi ''rayına oturtma kaygısı'', bir türlü sönmeyen eski kinlerin, bağnaz siyasal değerlendirmelerin, üniversite içi ve dışı kıskançlıkların, kişisel çatışma ve çekişmelerin de besleyebileceği bir boşanışla, ya da bir ölçüde doğru fakat abartılmış gözlemlerle yön değiştirerek bir yörüngeye sokulursa, yalnız dünkü, yalnız bugünkü üniversitelerimizden hınç almakla kalınamayacağını da bilmemiz gerekir. aynı zamanda, gelecek yıllar için de, ülkemizde ''üniversite'' kavramının hırpalanmış, gözden düşürülmüş, ışık kaynaklarının kısılmış olacağını şimdiden görmeliyiz.'' (44). Adını taşıyan ''üniversite''den yükselen falsolu sesler, Atatürk'ün özgür ruhunu, ölümünün 34. yılında, tedirgin etmiş olmalıdır. ULUSAL EĞİTİMİN ATATÜRKÇÜ İLKELERİ Amaçları, ilkeleri ve sınırları belli bir düşünce ve eylem dizgesi olan Atatürkçülük günümüz Türkiye'sinde karşıt düşünce ve eylem dizgelerini de kapsamına almış görünüyor. Bunun nedeni Atatürkçü dizgenin yeni bir atılımla çevresini genişletmesi değil, içinde bulunduğumuz ortamda karşıtlarının Atatürkçü görüntüyü de paylaşmayı çıkarlarına daha uygun bulmalarıdır. Sonuç olarak, herkesin Atatürkçü göründüğü bir düzeyde bulunuyoruz. Birbiriyle çelişen Atatüklerin yaratıldığı böyle bir ortamda gerçek Atatürk'ü, eylemlerine de kaynaklık etmiş olan düşüncelerinde aramak en çıkar yoldur. Atatürkçü görüş açısından ulusal eğitim ilkelerini saptayabilmek için 1921-1938 yıllarında yaptığı konuşmalar bu nedenle zaman sırası içinde ele alınmıştır. Ulusal eğitimin Atatürkçü ilkeleri bu düşüncelerden çıkarılacaktır. 1. Atatürk'ün ulusal eğitimle ilgili buyrukları ve görüşleri İki yapıta dayanarak (*) derleyip düzenlediğimiz bu buyruk ve görüşler şöyle bir tabloyu ortaya koymaktadır: 1921. ''Şimdiye kadar takip olunan tahsil ve terbiye usullerinin milletimizin tarih-i tedeniyyatında en mühim bir âmil olduğu kanaatindeyim. Onun için bir milli terbiye programından bahsederken, eski devrin hurafatından ve evsaf-ı fıtriyemizle hiç de münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, şarktan ve garptan gelebilen bilcümle tesirlerden tamamen uzak, seciye-i milliye ve tarihimizle mütenasip bir kültür kastediyorum. Çünkü dehayı milletimizin inkişaf-ı tammı ancak böyle bir kültür ile temin olunabilir.'' ''Silahla olduğu gibi dimağı ile de mücadele mecburiyetinde olan milletimizin birincisinde gösterdiği kudreti ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur. Milletimizin saf seciyesi istidat ile malidir. Ancak bu tabii istidadı bilecek usullerle mücehhez vatandaşlar lazımdır.'' 1922. ''... bizim takibe mecbur olduğumuz maarif siyasetimizin hututu esasiyesi şöyle olmalıdır: Demiştim ki bu memleketin sahibi aslisi ve heyeti içtimaiyemizin unsuru esasisi köylüdür. İşte bu köylüdür ki, bugüne kadar nuru maariften mahrum bırakılmıştır. Binaenaleyh, bizim takip edeceğimiz maarif siyasetinin temeli, evvela, mevcut cehli izale etmektir. Teferruata girmekten içtinaben bu fikrimi birkaç kelime ile tavzih etmek için diyebilirim ki, alelitlâk umum köylüye okumak, yazmak ve vatanını, milletini, dünyasını tanıtacak kadar coğrafi, tarihi ve ahlaki malumat vermek ve amali erbaayı öğretmek maarif programımızın ilk hedefidir.'' ''Bir taraftan izalei cehle uğraşırken bir taraftan da memleket evladını hayatı içtimaiye ve iktisadiyede fiilen müessir ve müsmir kılabilmek için elzem olan iptidai malumatı ameli bir tarzda vermek usulü maarifimizin esasını teşkil etmelidir.'' ''İlim ve fen teşebbüsatının merkezi faaliyeti ise mekteptir... Mektep namını hep beraber hürmetle tazimle zikredelim. Mektep, genç dimağlara insanlığa hürmeti, millet ve memlekete muhabbeti, şeref-i istiklali öğretir. İstiklal tehlikeye düştüğü zaman, onu kurtarmak için takibi muvafık olan en salim yolu belletir.'' ''Milletimizin siyasi, içtimai hayatında milletimizin fikri terbiyesinde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır. Mektep sayesinde, mektebin vereceği ilim ve fen sayesindedir ki Türk milleti, Türk sanatı, iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı bütün bedayiile inkişaf eder.'' ''Maarif işlerinde behemehal muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin halas-ı hakikisi ancak bu suretle olur. Bu zaferin temini için hepimizin yek can ve yek fikir olarak esaslı bir program üzerinde çalışması lazımdır. Bence bu programın esaslı noktaları ikidir: 1. Hayatı içtimaiyemizin ihtiyacına tetabuk etmesi, 2. İcabatı asriyeye tevafuk etmesidir. Gözlerimizi kapayıp mücerret yaşadığımızı farzedemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp cihan ile alakasız yaşayamayız. Bilakis müterakki, mütemeddin bir millet olarak medeniyet sahasının üzerinde yaşayacağız. Bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her ferdi milletin kafasına koyacağız: İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur.'' ''... her şeyden evvel cehli izale etmek lazımdır. Binaenaleyh maarif programımızın, maarif siyasetimizin temel taşı, cehlin izalesidir. Bu izale edilmedikçe yerimizdeyiz. Yerinde duran bir şey ise geriye gidiyor demektir.'' ''Hanımlar, Beyler! Ordularımızın ihraz ettiği zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı. Hakiki zaferi siz ihraz ve idame edeceksiniz ve behemehal muzaffer olacaksınız.'' ''Hiçbir delil-i mantıkıye istinat etmeyen birtakım ananelerin, akidelerin muhafazasında ısrar eden milletlerin terakkisi çok güç olur; belki de hiç olmaz.'' ''Efendiler, yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun en evvel ve her şeyden evvel Türkiye'nin istiklaline , kendi benliğine, ananat-ı milliyesine düşman olan bütün anasırla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir.'' ''Hükümetin en feyizli ve en mühim vazifesi maarif umurudur. Bu umurda muvaffak olabilmek için öyle bir program takip etmeye mecburuz ki o program milletimizin bugünkü haliyle, içtimai, hayati ihtiyacıyla, muhitin şeraitiyle ve asrın icabatıyla tamamen mütenasip ve mütevafık olsun. Bunun için muazzam ve fakat hayali ve muğlak mütalaalardan tamamen tecerrüt ederek hakikate nazar-ı nafizle bakmak ve el ile temas eylemek, lazımdır.'' 1923. ''Efendiler! Terbiye ve tedriste tatbik edilecek usul, malumatı insan için fazla bir süs, bir vasıtai tahakküm yahut medeni bir zevkten ziyade maddi hayatta muvaffak olmayı temin eden mali ve kabili istimal bir cihaz haline getirmektir.'' ''(Devlet Kitabı) namı altında, meccani olarak neşredilecek ameli ve basit ifadeli eserlerle halkımıza hakayik-i hayatiyeyi öğretmek, çok faydalı bir usul olarak şayan-ı tavsiyedir.'' 1924. ''Cumhuriyet fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister. Yeni nesli bu evsaf ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir.'' ''Muallimler! Erkek ve kız çocuklarımızın, aynı suretle bütün tahsil derecelerindeki talim ve terbiyelerinin ameli olması mühimdir. Memleket evladı, her tahsil derecesinde iktisadi hayatta âmil, müessir ve muvaffak olacak surette teçhiz olunmalıdır. Milli ahlakımız, medeni esaslarla ve hür fikirlerle tenmiye ve takviye olunmalıdır.'' ''Sizin muvaffakiyetiniz, Cumhuriyetin muvaffakiyeti olacaktır... Hiçbir zaman hatırlarınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden (fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür) nesiller ister.'' ''Terbiyedir ki, bir milleti ya hür, müstakil, şanlı, âli bir heyet-i içtimaiye halinde yaşatır veya bir milleti esaret ve sefalete terk eder.'' ... Ben burada yalnız Türk Cumhuriyeti'nin yeni nesle vereceği terbiyenin milli terbiye olduğunu kat'iyetle ifade ettikten sonra... işaret ettiğim manayı kısa bir misal ile izah edeceğim. Efendiler! Yeryüzünde üç yüz milyonu mütecaviz İslam vardır. Bunlar ana, baba, hoca terbiyesiyle, terbiye ve ahlak almaktadırlar. fakat maalesef hakikat-ı hadise şudur ki, bütün bu milyonlarca insan kitleleri şunun veya bunun esaret ve zillet zincirleri altındadır. Aldıkları manevi terbiye, ahlak onlara bu esaret zincirlerini kırabilecek meziyet-i insaniyeyi vermemiştir, vermiyor. Çünkü hedef-i terbiyeleri milli değildir. ... Milli terbiye esas olduktan sonra onun lisanını, usulünü, vasıtalarını da milli yapmak zarureti gayr-ı kabil-i münakaşadır. Milli terbiye ile inkişaf ve ilâ edilmek istenilen genç dimağları bir taraftan da paslandırıcı, uyuşturucu, hayali zevaitle doldurmaktan dikkatle içtinap etmek lazımdır.'' 1925. ''Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir; ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir. Yalnız, ilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekâmülünü idrak etmek ve terakkiyatını zamanında takip eylemek şarttır.'' ''Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak muallimlerdir. Muallimden, mürebbiden mahrum bir millet henüz millet namını almak istidadını kesbetmemiştir. Ona alelade bir kitle denir, millet denmez. Bir kitle millet olabilmek için mutlaka mürebbilere, muallimlere muhtaçtır. Onlardır ki bir heyet-i içtimaiyeyi hakiki millet haline koyarlar.'' 1927. "Uzun asırların uyuşturucu idare ve terbiyesinin, bir heyet-i içtimaiyeyi, bir günde bir senede azâd edebileceğini tasavvur ve kabul etmek doğru değildir." 1928. ''Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. Her vatandaşa, kadına erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanperverlik ve milliyetperverlik vazifesi biliniz. Bu vazifeyi yaparken düşününüz ki bir milletin, bir heyeti içtimaiyenin yüzde onu, yirmisi okuma yazma bilir, yüzde sekseni doksanı bilmezse bu, ayıptır. Bundan insan olanlar utanmak lazımdır. Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir; iftihar etmek için yaratılmış, tarihini iftiharla doldurmuş bir millettir. Fakat milletin yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa bu hata bizde değildir; Türk'ün seciyesini anlamayarak kafasını bir takım zincirlerle saranlardadır.'' ''Maarif faaliyetimiz ilk tahsilin fiilen umumi ve mecburi olmasını, memlekette terbiye birliğini, orta tahsilin iyi vesaitle teksif ve teshilini, meslek tahsilinin ilk ve orta derecesinden en yüksek derecesine kadar memlekette teminini, yüksek tahsilin de adette olduğu kadar kıymette de bu asrın ihtiyaçlarına kifayetini hedef tutmuştur.'' ''Bizim ahenktar, zengin lisanımız yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurarak, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak, bunu anlamak mecburiyetindeyiz.'' 1929. ''Meclisinizin en büyük eseri olan Türk harfleri, memleketin umumi hayatına tamamen tatbik olunmuştur. İlk müşkilat, milletin mefkûre kuvveti ve medeniyete olan muhabbeti sayesinde kolaylıkla yenilmiştir. Millet mektepleri, normal tedrisat haricinde, kadın ve erkek, yüz binlerce vatandaşımızın nurlanmasına hizmet etti. Bu mekteplerin, daha fazla bir gayret ve şevk ile idame edilmesi lazımdır. 1932. "Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet teşkilatımızın, dikkatli, alâkalı olmasını isteriz." "Kültür işlerimiz üzerine, ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz. Bu işlerin başında da Türk tarihini, doğru temelleri üzerine kurmak; öz Türk diline, değeri olan genişliği vermek için candan çalışılmakta olduğunu söylemeliyim. Bu çalışmaların göz kamaştırıcı verimler vereceğine şimdiden inanabilirsiniz." 1933. "Üniversite tesisine verdiğimiz ehemmiyeti beyan etmek isterim. Yarım tedbirlerin kısır olduğuna şüphe yoktur. Bütün işlerimizde olduğu gibi maarifte ve kurulan üniversitede de radikal tedbirlerle yürümek kat'i kararımızdır." 1935. "Kültürel ve sosyal alanda başardığımız işler, Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal çehresini keskin çizgileriyle, ortaya çıkarmıştır. Yeni harfleri, ulusal tarihi, öz dili, ar, ilimsel müzik ve teknik kurumlarıyla kadını erkeği her hakta eşit, modern Türk sosyetesi bu son yılların eseridir." 1936. "İlk tahsilde hedefimiz bunun umumi olmasını bir an evvel tahakkuk ettirmektir. Bu neticeye varmak, ancak fasılasız tedbir almakla ve onu metodik tatbikle mümkün olabilir. Milletin başlıca bir işi olarak, bu mevzuda ısrar etmeyi lüzumlu görüyorum." 1937. "Büyük davamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli bir inkılâp yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa bir zamanda başarmak için, fikir ve hareketi, beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı, ancak türeli bir planda ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir. Bu sebeple, okuyup yazma bilmeyen tek vatandaş bırakmamak, memleketin büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek, memleket davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, nesilden nesile yaşatacak fert ve kurumları yaratmak; işte bu önemli umdeleri en kısa zamanda temin etmek, Kültür Vekâleti'nin üzerine aldığı, büyük ve ağır mecburiyetlerdir." 1938. "Geçen sene tecrübelerinin ümit verici mahiyette olduğunu kaydettiğim eğitmen okulları çok iyi neticeler vermiş ve eğitim kadrosuna bu yıl 1500 kişi daha ilave edilmiştir. Önümüzdeki yıllar içinde bu miktarın artırılacağı şüphesizdir. Dil kurumu en güzel ve feyizli bir iş olarak türlü ilimlere ait Türkçe terimleri tespit etmiş ve bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır. Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hâdise olarak kaydetmek isterim." II. Ulusal eğitimin Atatürkçü ilkeleri Atatürk'ün 1921-1938 döneminde çeşitli vesilelerle ortaya koyduğu ulusal eğitim üzerindeki görüşlerinden Atatürkçü ulusal eğitim siyasetinin temel ilkelerini aydınlığa çıkarmak mümkündür. Bu ilkeleri şöyle saptayabiliriz: c Yabancı fikirlerden, Doğu'dan ve Batı'dan gelecek etkilerden arınmış bir ulusal eğitim programı, c Yurt çocuklarının, bütün öğretim evrelerinde iktisadi hayatta yararlı ve etkili olacak biçimde donatılması, c Cehaletin ortadan kaldırılması, yurttaşların tümünün okur-yazar duruma getirilmesi, c Okulun eğitim ve öğretimde bir "merkez" olarak ele alınıp değerlendirilmesi, bağımsızlığın korunmasında görevler yüklenmesi, c Bilimin ve tekniğin, başka bir deyişle akılcı dünya görüşünün başlıca kılavuz olması, c Ulusal eğitimde başarının iki koşulu: a) Toplumsal hayatın gereksinmelerine uygunluk, b) Çağdaş gereklere bağlılık. c "Düşünce özgürlüğü" de diyebileceğimiz bilim ve teknik için belli, sınırlı bir kaynağın kabul edilmemesi, c Türkiye'de gerçek zaferin ulusal eğitimle sağlanabileceği, c Bilginin insan için bir süs, bir buyurma aracı ya da uygar bir zevk yerine başarıya ulaşmada işe yarar bir aygıt haline getirilmesi, c "Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" kuşaklar yetiştirilmesi, c Ulusları kurtaranların öğretmenler olduğu, öğretmenlerin başarısının "Cumhuriyet"in başarısı sayılacağı, c Gerçek yol göstericinin bilim ve teknik olduğu, c Öğretim birliğinin, ilköğretimin genel ve zorunlu olması ilkesiyle birlikte temel araçlar arasında sayılması, c "Millet Mektepleri"nin daha geniş ölçüde devam ettirilmesi, c Üniversitede ve ulusal eğitimde köklü tedbirlerle yürünülmesi, c Büyük kalkınma savaşının istediği teknik elemanların yetiştirilmesi, c "Eğitmen okulları" diye söz ettiği "Eğitmen Kursları"nın başarılarının arttırılması, c Türkçe terimlerle kitap yazılmasının önemi, c Türk ulusunun dinamik ülküsünün varlığımızı yükseltmek olduğu, bunun için de fikir ve eylemi birlikte yürütme zorunluluğu. Önemli olan, ulusal eğitimin Atatürkçü ilkelerinin saptanması değil bu ilkelerin ulusal eğitimimizde ne ölçüde uygulama olanağı bulabildiğidir. Konu bu açıdan ele alınacak olursa Atatürkçülük savlarının çoğu yerde "hava"da kaldığı, Atatürk'e karşı bir Atatürkçülük politikasının izlendiği görülecektir. Ulusal eğitim alanında olduğu kadar başka alanlarda da karşımıza çıkan bu temel çelişki ortadan kaldırılmadıkça ne söylense ve yazılsa boşunadır. Atatürk'ün ulusal eğitimle ilgili buyrukları ve görüşleri, öteki konulardakiler gibi, insana geniş ufuklar çiziyor, açık seçik amaçlar gösteriyor. Ne var ki, uygulama alanına yöneldiğimizde bir burukluğun, kötümserliğin insanı sarmaması mümkün değildir. Gerçekçi ve ülkücü atılımlar giderek yerini umursamazlığa, bir yozlaşmaya bırakmış, Atatürkçü özlemlerin karşıtları serpilme olanağı bulmuştur. Bunu, toplumumuzun eğitim ve öğretim kesiminde, güncel olaylar içinde bol bol buluyor ve görüyoruz. Böyle bir ortamda yapılacak şey, herhalde kaynağına dönerek güç tazelemek ve Atatürk'ün yaptıkları, söyledikleri dışında Atatürkçü öğretiye kaynak tanımamaktır. Yazımızın ağırlık noktasını Atatürk'ün görüşlerine bırakmanın ana nedeni budur. Ağacın "orman"ı görmemize engel olmasına fırsat vermemeliyiz. BİR "BARIŞ SAVAŞI"NIN ÖYKÜSÜ İnsanoğlunun yaşam öyküsü diyebileceğimiz tarih, bir anlamda "savaşmak" mastarına indirgenebilir. Bireysel düzeyde yaşamak için sürdürülen savaşmak, toplumsal düzeye yönelince yaşatmak için başvurulan bir eyleme dönüşür. Doğanın yanı sıra, bizim ona kattığımız toplumlar ve devletler, savaş eyleminin tarafları olarak sahneye çıkarlar. Gerçek nedenleriyle sözde nedenlerini her zaman kolaylıkla ayırdedemediğimiz savaşın bir "araç" mı, yoksa bir "amaç" mı olduğunu kestirmek gerçekten güçtür. Söylenebilecek şey, uygarlıkta ileri giden ulusların, savaşmak eylemini barış uğrunda yapan ya da gösteren tutumlarıyla seçildikleridir. Ne var ki, dün olduğu gibi bugün de, bireysel düzeyde olduğu gibi toplumsal düzeyde de savaşmak, varlığımızın vazgeçilmez bir tözü olmuştur. Savaşların en haklısının, yurdunu ve onurunu korumak için "müstevli"lere karşı sürdürülen kurtuluş savaşları olduğu kuşkusuzdur. İnsanoğlu, dilin olanaklarından, savaşla bağdaşmaz görünen sözcükleri savaşla yan yana getirmek suretiyle yeni bireşimlere ulaşmasını bilmiştir. "Barış savaşı" bunların en belirgini ve yaygını olsa gerektir? Anadolu'da giriştiğimiz Kurtuluş Savaşı'nın İsviçre'deki bir uzantısı olan Lozan Barış Savaşı bu açıdan çok anlamlıdır. 1943 yıllarının "Başvekil"i "Milli Kurtuluş tarihi üç askeri, bir de siyasi zafer üstüne kurulmuştur" derken, İnönü-Sakarya-Dumlupınar çizgisinden geçen "Lozan Muahedesi"ni zincirin son halkası olarak sayıyordu. Lozan Barış Savaşı, sözcüğün gerçek anlamında da barış için bir savaş olmuştur. Antlaşmanın imzasından sona 1924'te dilimize çevrilen konferans tutanaklarını 1933'te C. Bilsel'in "Lozan" adlı iki ciltlik yapıtı ve 1943'te de A.N. Karacan'ın "Lozan Konferansı ve İsmet Paşa" adlı kitabının izlediği görülür. Konuyla doğrudan ilgili yayınların, olayın önemiyle orantılı olmadığı kesinlikle söylenebilir. Bereket versin ki, Lozan Antlaşması'nın 50. yılında Cumhuriyetimize dayanak olan bu tarihsel olay, Prof. Seha L. Meray'ın 1973 yılında tamamlanan değerli çevirisiyle, "Ellinci Yıl"a sunulan anlamlı bir armağan olmuştur. Sayın Seha L. Meray'ın dilimize yeniden çevirdiği "Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar Belgeler" 8 kitap halinde 1969-1973 yıllarında yayınlanmıştır (45). Kitaba yazdığı "Önsöz"de İsmet İnönü'nün belirttiği gibi, "Birinci Cihan Harbi'nden kalan muahedelerin hiçbiri yaşamaz. Yalnız Lozan Muahedesi ayaktadır... Lozan Muahedesi Türkiye için esaslı değerini ve uluslararası münasebetlerde kılavuz olacak ilkeleri taşımakta devam etmektedir." Prof. Seha L. Meray'ın açık anlatımı ve duru diliyle bize yeniden kazandırdığı Tutanaklar ve Belgeler, bu tarihsel olayın resmi belgelerle ortaya konulan bir öyküsüdür. Büyük emek ve sabırlarla gerçekleştirilen bu başarılı çeviriden ötürü sayın Meray'ı ve eserin basımını gerçekleştiren Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni yürekten kutlamalıyız. Genç kuşaklar kadar olgunlar da bir "barış savaşı"nı adım adım izlemek olanağını hazırlayan bu çeviriden yararlanacaklardır. Olayın resmi nitelikteki öyküsünü, Ali Naci Karacan'ın 1971 yılında ikinci baskısı yapılan "Lozan" adlı kitabı, heyecanlı bir röportaj havasında, tamamlamaktadır (46). "Bir çeşit hikâye, bir çeşit yazılı film" biçiminde sunulan kitapta, olayımızda yer alan kişilerin başarılı portrelerini, konferansın "hava"sını ve tutanakların arkasında kalan "mutfak"ın düşündürücü, gülünç ve acıklı öykülerini buluyoruz. Bu özellikleriyle, Karacan'ın kitabı, Meray'ın çevirisini bir anlamda tamamlıyor, bir başka anlamda da özetliyor sayılabilir. Karacan'ın kitabı hakkında en doğru yargıları, yeni baskıya İsmet İnönü'nün yazdığı önsözde bulabiliriz: "...Karacan'ın eseri Lozan Konferansı hayatının resmi yanı dışında milletlerarası geniş bir âlemin renkli yaşantısını da verir... Karacan, ciddi bir görev adamı vasfıyla Lozan müzakeratını değerlendirmiştir." Öyle görünüyor ki, her savaş gibi, söz konusu ettiğimiz "barış savaşı"nın da bir iç cephesi ve iç sorunları vardı. Bunların neler olduğunu, ilkel bir düzeyde anlatılmış olarak, Dr. Rıza Nur'un "Hayat ve Hatıratım" adlı kitabının "Lozan Konferansı" başlıklı bölümünde (C.III, s.959-1250) okuyoruz. Bir ruh hastasının açısından olayların nasıl değerlendirildiğini anlamak için şu kadarını hatırlatmak yeter: "Her akşam ertesi günkü içtimaların saat ve müzakere mevzuları umumi kâtiplik tarafından her hey'et-i murahhasaya tebliğ ediliyor. Buna göre İsmet Paşa'nın komisyonda söyleyeceği şeyleri müşavirlerle müzakere ediyoruz. Birkaç saat içinde mesele tenevvür ediyor. Bir kâtibe 'Yaz' diyorum. Söylüyorum, yazıyor. Sonra bir defa da okutuyorum. İlave ve tashihe ihtiyaç varsa yapıyorum. Hikmet Bey'e veriyorum. O da Fransızca yazıp daktiloya veriyor, makineyle yazdırıyor. Bu, İsmet'e veriliyor. İsmet bunu umumi celsede okuyor. İşte kendi nutuklarını İsmet kendisi hazırlayacak yerde, onları da ben hazırlıyorum. Bu suretle zabıtnamelerde mevcut İsmet'in söylediği nutukları hep ben yazmışımdır.'' Lord Curzon'un öncülüğünü ve sözcülüğünü yaptığı bir husumet dünyasına karşı çetin bir savaşı yürüten İsmet İnönü, öyle görünüyor ki, kendi iç cephesiyle de uyumlu bir çalışma içinde değildir. Barış savaşının da çıkarcıları, işbirlikçileri, dönekleri ve kaytarıcıları vardır. İnsan olayların özüne inince, bir avuç ülkücünün hangi koşullar altında bir savaşı yürüttüğünü üzüntüyle izliyor ve kazanılan her şey gözünde biraz daha yüceliyor. Kurtuluş Savaşı'ndan Lozan Barış Konferansı'na kadar! ATATÜRK'ÜN DEVRİM ANLAYIŞI VE TÜRK DEVRİMİ Gazi Mustafa Kemal Paşa 5 Kasım 1925 günü ''Cumhuriyetin merkezi idaresinde bir hukuk mektebi açmak vesilesi'' ile yapılan toplantıda konuyu açıkça ortaya koymuştur: ''Türk İnkılabı nedir? Bu inkılap, kelimenin vehleten ima ettiği ihtilal manasından başka, ondan daha vasi bir tahavvülü ifade etmektedir.'' (47). Bir başka konuşmasında da ''inkılabımız''dan söz etmektedir: ''Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asri ve bütün mana ve eşkaliyle medeni bir heyet-i içtimaiye haline isal etmektir. İnkılabatımızın umde-i asliyesi budur. Bu hakikati kabul edemeyen zihniyetleri tarumar etmek zaruridir.'' (48). Ona göre Türk inkılabı ''yalnız Türkiye'de değil bütün cihanda nazarı ehemmiyete alınmaya layık bir teceddüttür.'' 8 Mart 1928 günlü ''Hâkimiyet-i Milliye'' gazetesinde yer alan Fransız ihtilaline ilişkin görüşleri konumuza yeni bir ışık getirmektedir: ''Fransa ihtilali bütün cihana hürriyet fikrini nefh eylemiştir. Ve bu fikrin halen esas menbaı bulunmaktadır. Fakat o tarihten beri beşeriyet terakki etmiştir. Türk demokrasisi Fransa ihtilalinin açtığı yolu takip etmiş, lakin kendisine has vasf-ı mümeyyizi ile inkişaf etmiştir. Zira her millet inkılabını içtimai muhitinin tazyikatı ve ihtiyacına tabi olan hal ve vaziyetine ve bu ihtilal ve inkılabın zaman-ı vukuuna göre yapar.'' (49). Sadece yukarıdaki örneklere dayanarak Atatürk'ün ''devrim'' anlayışının geniş kapsamlı ve köklü bir ''tahavvül''ü, bir ''teceddüt''ü ifade ettiğini, toplumsal çevrenin basıncı ve gereksinmeleri doğrultusundaki kendine özgü nitelikleriyle bir ''inkişaf''ı ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Bazen ''İhtilal'' ve ''inkılap'' sözcüklerini eşanlamlı gibi kullansa da, ''İnkılap'' kelimesini ''ihtilal''i de içeren genişlikte bir anlamla ele aldığına kuşku yoktur. Düşüncesini anlatırken seçtiği kelimeler ve bunlara eklediği sıfatlar günümüzün Türkçesindeki ''devrim'' sözcüğüne uygun düşmektedir. Hepimizin bazen yaptığı gibi çoğul kullanma yanlışı bir yana bırakılırsa, gerçekte ortada ''Türk Devrimi'' vardır. Öyle görünüyor ki çoğul yanlışı, tek olan ''Türk Devrimi'' ile bunun dayandığı ilkelerin ve bir bütün olan ''Türk Devrimi''ni oluşturan köklü reformların birbirleriyle karıştırılmasından doğmaktadır. ''Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti'' tarafından hazırlanarak 1931 yılında yayımlanan ve Atatürk tarafından da önceden görüldüğüne şüphe etmediğimiz ''Tarih'' kitabında, ''...Yabancı müelliflerin... (Kemalizm) dedikleri Türk İnkılap hareketinin temel prensipleri...'' yani 6 ok söz konusu edilmiştir (50). Görüldüğü gibi bir yandan Kemalizm = Türk İnkılabı olmakta, bir yandan da bu devrim hareketinin çoğul olan temel ilkeleri işaret edilmektedir. Tekin Alp'in Atatürk'ün sağlığında yayımlanan ''Kemalizm'' adlı kitabı da Atatürk'ün 1928 yılındaki yorumuna ve anlayışına uygun bir açıklama getirmektedir. ''Parti programında yazılı olan inkılap kelimesinin daima (revolution) tabiriyle tercüme edildiği doğrudur. Üniversitede inkılap dersleri veren dört profesör de bu kelimeyi (revolution) mukabili ile tercüme etmişler ve bu hususta uzun tarifler yapmışlar, pek çok izahat vermişlerdir. Fakat kelimelerin her zaman sabit ve değişmez bir mana taşımadığını unutmamalıdır. Kelimelerin manası da zamanla değişir, tekamül eder'' diyen Tekin Alp (51) fikrini şöyle değiştirmektedir: ''Yabancı bir dilde, inkılap kelimesinin yeni manasını bir dereceye kadar ifade edebilen bir formülün mutlaka bulunması icap ediyorsa, bunu belki radikalizm tabiriyle göstermek kabil olur... Türk radikalizminin manası şudur: (Kabil olduğu kadar süratle, yolda durmayarak ve zamanı dev adımlarıyla aşarak hareket etmek)... Hulasa etmek için diyeceğiz ki, parti programında daima görülen inkılap remzi, fiilden ziyade, zihniyete, ruha, metoda taalluk eder.'' (52). Tekin Alp'in, ortaya atıldığı zaman ''basbayağı ihtilal manasını'' taşıdığını söylediği inkılap kelimesini günümüzde ''devrim'' sözcüğüyle karşılayabiliriz. Değişik açılardan, konuyu başka türlü değerlendirenler de olmuştur. Sadece üç örnek üzerinde duracak olursa, ilk sırayı, 1922 yılında ''Hâkimiyet-i Milliye''de yayımladığı bir yazı dizisindeki görüşler nedeniyle Ahmet Ağaoğlu'na vermemiz gerekir. Yazar, kendi kendisine sorup cevaplandırıyor: ''İhtilal mi yapıyoruz? İnkılap mı? Bizce yapılan hareket ne ihtilaldir, ne inkılaptır. Fakat ikisini de şamil, gayet vasi ve derin bir hadisedir ki, Türkiye'nin Şark'taki vaziyeti maneviyesi nazarı dikkate alınınca, yalnız bizim değil, bütün Garbi ve Orta Asya'nın da tarih ve mukadderatına yeni bir istikamet tayin etmeye namzettir.'' (53). Ne olmadığını belirledikten sonra Ağaoğlu, bu defa da ne olduğunu anlatır: ''O halde yaptığımız nedir? Yaptığımız, milletin de gayet doğru olarak tarif ettiği vechile, harekâtı milliyedir. Öyle bir harekâtı milliye ki, hem ihtilali ve hem inkılabı şamil ve aynı zamanda da bunların her ikisinin fevkinde, her ikisinden daha şümullü, daha derin ve daha vasidir.'' (54). İfadelerinde ''Zahiri bir tezat'' olduğunu kabul eden Ahmet Ağaoğlu, sorularına açıklık getirmekten uzaktır. 1936 yılında Berlin Üniversitesi'nde verilecek bir konferans için hazırlanmış olan metinde E.T. Eliçin, sonraki yıllarda başkalarınca da geliştirilecek bir ilişkiyi ortaya koymaktadır: ''Türk reformu Atatürk gelmediği için bir asır sürmüş değildi, bir asır sürdüğü için Atatürk gelmişti. Onu ne Mustafa Reşit Paşa'nın, ne de Mahmut Şevket Paşa'nın yerinde tasavvur etmek mümkün değildir.'' (55). Kitabını ''Türk İnkılabı'' olarak adlandıran yazarın yaptığımız alıntıda, ''Türk reformu''ndan söz etmesi ve ''Kemalizm''i ''(Her türlü tabilikten kurtulmak) formülüyle dışarı doğru ne kadar açık ve tek manalı ise içeri doğru da o kadar karışık ve güldürecek kadar çok manalı'' bulması dikkatten kaçmamaktadır. E.T. Eliçin'e göre, ''Kadro''cu anlamda ''Kemalist'' olmayan Türk İnkılabı, ''gerek teori gerek pratik bakımdan tipik bir milli burjuva rejimi olarak doğmuş ve bugüne kadar, esas itibarıyla şahsi sermayedarlık çizgisi üzerinde inkişaf etmiştir.'' (56). Üçüncü değerlendirme, 1972 yılında yayımlanan bir kitapta yer alan Prof. Dr. H. N. Kubalı'nın düşüncesidir. Kubalı'ya göre Atatürk Devrimleri konusunda 2 görüş vardır: ''1. Radikal ve inhisarcı, tabiri caizse Ortodoks ve hatta bir dereceye kadar resmi olan görüştür. Buna göre Atatürk devrimleri (orijinal) bir mahiyet taşır. İkinci görüş ise mutedil karakterdeki tarihi devamlılık ve sosyolojik determinizm görüşüdür. Buna göre ise eski reformlarla Atatürk devrimleri arasında zaruri bir sebep ve netice bağlantısı vardır.'' (57). İkinci görüşten yana olan Kubalı düşüncesini şöyle dile getirmektedir: ''Bu konuda şahsi kanaatim Atatürk devrimleri ile eski reformlar arasında böyle bir bağlantının bulunduğu ve bu hususun üzerinde tereddüde imkân vermeyen bir ilmi gerçek olduğudur. Atatürk Devrimleri, bir tekamül zincirinin çok önemli bir halkasıdır.'' Tarih süreci içinde Atatürk Devrimi'nin ülkemizde girişilen reformların önemli bir halkası olduğu görüşüne biz de katılıyoruz. Ne var ki sebep-netice bağlantısı üzerinde durulurken Atatürk Devrimi'ni eski reformlardan ayıran temel özellikler gözden uzak tutulmamalıdır. Bize kalırsa bu özellikler, Prof. Dr. T. Z. Tunaya'nın bir yazısında başarıyla özetlenmiştir: ''Türk devriminin bir sosyal değişme anlamını da taşıdığı açıktır. Bu değişim aynı zamanda bir kültür (medeniyet) alanından, bir başkasına geçmeyi ifade edecek derecede geniş ve önemlidir.'' Buna ek olarak: ''Milli Rönesans'' formülü, Türk Devrimi'nin ana tezidir: a) Kültür ve medeniyet kavramları arasındaki karşıtlığın silinebileceği tezine sonuç olarak varılmıştır. b) Batı'ya rağmen, Batılılaşmak yoluna gidilmiştir.'' (58). Bu açıklamadan da anlaşılacağı gibi Atatürk Devrimi, eski reformlara kıyasla bir ''devam''ı değil, bir ''aşama''yı ortaya koymaktadır. Kanaatimizce, taşıdığı orijinallik de, Tunaya'nın niteliklerine değindiği Ulusal Rönesans'ın yanı sıra Türk Aydınlanması oluşundan gelmektedir. Sosyolojik bir yaklaşımla konunun ''Türk Devrimi'' olarak adlandırılması daha doğru olur. İngiliz, Fransız (*) Rus.. Devrimi gibi bir de Türk Devrimi vardır. Soyut bir yaklaşımla da ''İhtilal=Devrim'' konusunun incelenmesi mümkündür. Ünlü sosyolog Pitirim A. Sorokin 1925 yılında ABD'de yayımlanan ''The Sociology of Revolution'' adlı eserinde, (XII + 428 s.), bir yandan Rus Devrimi'yle ilgili gözlemlerini de değerlendirerek, konuyu derinlemesine ele almaktadır. P. A. Sorokin'in üzerinde durduğu 4 ölçüye göre ''devrim''i şöyle anlamak gerekir: ''İlk olarak, devrim, bir yandan halkın davranışlarında bir yandan da onun psikolojisinde, ideolojisinde, inançlarında ve değerlendirmesinde bir değişmedir. İkinci olarak, devrim, halkın biyolojik bileşiminde ve onun ortalama olarak yaratıcı ve seçici süreçlerinde bir değişmeyi ifade eder. Üçüncü olarak, devrim, topluluğun sosyal yapısının biçimini bozmayı betimler. Son olarak da, devrim, temel sosyal süreçlerin bir değişimi anlamını taşır.'' (59). Sorokin'in önerdiği ölçülerin Türk Devrimi'ne uygulanması, konunun anlaşılmasına herhalde yeni bir boyut getirebilir. Türk Devrimi içinde Mustafa Kemal Atatürk'ün önemli yeri yadsınamaz ve küçümsenemez. Türk Devrimi'ne ''bilimsel sosyalizmin yöntem ve teorilerinden yararlanarak'' yaklaşan bilimsel bir çalışmada 1919-1946 dönemindeki kültürel kopukluklar ve yabancılaşmalarda ''suçlu'' aranırken şu sonuca varılıyor: ''Peki, suçlu kimdi? Elbette Atatürk değildi. Bize olağanüstü koşullarda, olağanüstü bir kabiliyet ve enerjiyle bir Kurtuluş Savaşı ve bir Vatan kazandıran Atatürk'e sadece sevgi, saygı ve minnettarlık borçluyuz. Üstelik taklitçiliğin çıkar yol olmadığını en gerçekçi bir şekilde söyleyen de yine bizzat Atatürk'tür... Bazılarının sandığı gibi, suçlu olan (Atatürk'ün çevresi) de değildi; daha doğrusu suçlu yoktu! Söz konusu olan, Anadolu insanı için, şanslı bir tarihi rastlantı; fakat şanssız bir tarihi zorunluluk idi. Atatürk'ün ve bir sürü isimli ve isimsiz kahramanın mevcudiyeti şanslı bir tarihi rastlantı idi. Bunlardan, başta Atatürk olmak üzere bir kısmının olmayışı tarihin akışına bambaşka bir seyir verebilirdi.'' (60). Atatürk'ün Türk Devrimi içindeki yerini ve kişiliğinin özelliklerini yetesiye belirleyebilmek için, Mahatma Gandi ile arasında yapılan bir karşılaştırma ilginç noktaların gün ışığına çıkmasını kolaylaştırmaktadır. ''Biri ülkesinin bağımsızlık savaşında kılıçla, öbürü kılıçsız savaştı. Biri Batıcı, öteki Doğucu idi. Biri köklü ve devrimci değişikliklere inanan bir toplum reformcusu, öbürü ağır ağır değişikliğin, gelişmenin savunucusuydu. Biri ünlü general öbürü bir Mahatma (Aziz) idi. Biri daima Batılı kıyafetlerle bir Batılı olarak görünür, öbürü yarı çıplak, yoksul görünüşüyle tipik bir Doğuluydu. Biri mükemmel bir gerçekçi, öbürü seçkin bir ülkücüydü. Biri devrimci hareketleriyle ve ihtilalci tutumuyla bize Martin Luther'in, VIII. Henry'nin, Washington'un, Garibaldi'nin ve Bismarck'ın hayatını ve davranışlarını hatırlatıyordu. Öbürü ünlü sadeliği ve kendini şiddetten sakınmaya ve gerçeğe adayışıyla Budist Asoka, Halife Ömer, St. Paul, St. Francis ve William Penn'i hatırlatıyordu. Fakat Bütün bunlara rağmen, bu Asya'nın iki çağdaş Atatürk'ü arasında, kadın hakları, eğitim, laiklik, insan hakları, milliyetçilik, insan sevgisi, dünya barışı, ekonomik gelişme ve din gibi pek çok konuda büyük benzerlikler göze çarpmaktadır.'' (61). 1973 Türkiye'sinde Atatürk'ten bir ''aziz'', bir ''evliya'' yaratmak gibisine ters yorum ve tutumlar kadar, hem Türk Devrimi'ne, hem de Atatürk'e zararlı bir yol düşünülemez. Değişik sözcüklerle de olsa devrimin sürekliliği anlayışını öne süren Mustafa Kemal Atatürk'e uzak düşmemenin kaçınılmaz gereği, Türk Devrimi'nin değişmez simgesi olan Atatürk'ü ''anlamak'' ve ''tamamlamak'' konularında yapıcı ve yaratıcı olmaktır. YENİ DEVLETİN TEMELİ Tarihle yaşıt olan savaşlar, çoğu kez, dünyanın siyasal haritasını değiştirmiş, yeni devletlerin tarih sahnesine çıkışı ya da eskilerin haritadan silinmesi zaferlere ve yenilgilere bağlı olmuştur. Büyük imparatorlukların kuruluşu ve batışı, sömürgeleşme ve bağımsızlığını kazanma olayları savaşların sonucuna sıkıca bağlıdır. Yeni devletlerin kuruluşu, büyük devletlerin parçalanması ve ufalanması, küçük devletlerin genişlemesi ve büyümesi, ulusların bütün güçlerinin bileşkesi sayılan savaşın sonucuna göre biçim kazanan gelişmelerdir. Bu genel çerçeveyi yakın tarihimize uygulayacak olursak uçbeyliğinden imparatorluğa kadar uzanan Osmanlı serüvenini, genişleme ve büyüme evresinden sonra da gerileme, parçalanma ve ufalanma evresine yol açan bir dizi savaşları görürüz. Etkinlik dönemlerinin ''fetih'' savaşları, edilginlik dönemlerinde ''savunma'' savaşlarına dönüşmüş, Birinci Dünya Savaşı'ndan yenilgiyle çıkan Osmanlı İmparatorluğu, kendisine reva görülen ölüm fermanına boyun eğmeyince de tarihinin onurlu savaşlarından birini daha vermek zorunda kalmıştır. Batı emperyalizmine ve kapitalizmine karşı Anadolu bozkırında verilen ve yeni bir devletin, ''T.C.'' simgesiyle gösterilen Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna temel olan ''İstiklal Harbi'' İnönü-Sakarya-Dumlupınar ''muharebe''lerinin ürünü olan ''büyük zafer''le sonuçlanmıştır. Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın ''Başkumandanlık Meydan Muharebesi''nin ikinci yıldönümünde (30 Ağustos 1924) Dumlupınar'da yaptığı konuşmada bir ''başkomutan''ın yanı sıra bir ''devlet kurucusu''nun da ilginç işaretlerini buluyoruz. Prof. Bedrettin Tuncel'in ''kolaylıkla okunup anlaşılabilmesi için'' bugünkü dille verdiği konuşmada özellikle şu tümceler dikkati çekiyor: c ''Efendiler, tıpkı bugün gibi, otuz sekiz yılı Ağustosunun otuzuncu günü, saat ikide, şimdi hep birlikte bulunduğumuz bu noktaya gelmiştim. Bu üzerinde bulunduğumuz sırtlarda kahraman 11. tümenimiz, şu karşı ki tepelerde savaşma zorunda bırakılan düşmanı nasıl kuvvetlerine taarruz için yayılarak ilerlemekte bulunuyordu. Şu gördüğümüz Çal köyü, alevler ve dumanlar içinde yanıyordu.'' c ''Güneş batıya yaklaştıkça, ateşli, kanlı ve ölümlü bir kıyametin kopmak üzere olduğu bütün ruhlarla seziliyordu. Bir an sonra cihanda büyük bir çökme olacaktı. Ve beklediğimiz kurtuluş güneşinin doğabilmesi için bu çökme gerekliydi. Karanlıklar içinde bu çöküş gerçekleşmeli idi. Gerçekten, gökyüzünün karardığı bir dakikada, Türk süngüleri düşman dolu o sıratlara saldırdılar. Artık karşımda bir ordu, bir kuvvet kalmamıştı.'' c ''Efendiler, savaş, savaşma, sonunda meydan savaşı, yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir; milletlerin çarpışmasıdır. Meydan savaşı, milletlerin bütün varlıkları ile, bilim ve teknik alanındaki seviyeleri ile, ahlakları ile kültürleri ile, kısacası, bütün madde ve ruh gücü ve faziletleri ile ve her türlü araçları ile çarpıştığı bir imtihan alanıdır. c ''...30 Ağustos Savaşı, Türk tarihinin en önemli bir dönüm noktasıdır. Milli tarihimiz çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Ama Türk milletinin burada elde ettiği zafer kadar kesin sonuçlu ve bütün tarihe, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni cereyan vermekte etkisi kesin bir meydan savaşı hatırlamıyorum.'' c ''Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti'nin temeli burada sağlamlaştırıldı, ölümsüz hayatı burada şeref tacını giydi. Bu meydanda akan Türk kanları bu gökyüzünde uçuşan şehit ruhları, devlet ve cumhuriyetimizin ölmez koruyucularıdır.'' c ''Milletimizin hedefi, milletimizin ülküsü, bütün dünyada tam anlamı ile uygar insan topluluğu olmaktır. Uygarlık yolunda yürümek ve başarı kazanmak hayatın şartıdır. Bu yol üzerinde duraklayan veya bu yol üzerinde ileriye değil, geriye bakmak bilgisizliğini ve dalgınlığını gösterenler, genel uygarlığın coşkun seli altında günün birinde boğulurlar. - Efendiler; uygarlık yolunda, başarı, yeniliğe bağlıdır. Toplum hayatında, ekonomi hayatında, bilim ve teknik alanda başarı kazanmak için tek gelişme ve ilerleme yolu budur.'' c ''Efendiler; milletimiz burada elde ettiğimiz büyük zaferden daha önemli bir vazife peşindedir. O zaferin bilincine erişmek, milletimizin ekonomi alanındaki başarıları ile gerçekleşecektir... Çağımız savaşında milletimizi başarıya götürecek bir ekonomi hayatı sağlanmasını amaç edinen genel kültür ve eğitim sistemlerimiz her gün daha çok özleşecek ve elbette başarı kazanacaktır.'' (62). 50. yılını kutlamaya hazırlandığımız Türkiye Cumhuriyeti'nin kökeninde, Atatürk'ün de haklı olarak belirttiği gibi, 30 Ağustos Zaferi vardır. Savaş alanlarından gelen ''devlet kurucumuz'' ulusumuza ''büyük zaferden daha önemli'' saydığı görevleri işaret etmektedir. Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya göre, ''O zaferin bilincine erişmek, milletimizin ekonomi alanındaki başarıları ile gerçekleşecektir.'' Atatürk'ün 1928 yılında söyledikleri, 1924 Dumlupınar konuşmasının bir yorumu sayılabilir: ''Dünyada fütuhatın iki vasıtası vardır. Biri kılıç, diğeri sapan... Zaferinin vasıtası yalnız kılıçtan ibaret kalan bir millet bir gün girdiği yerden kovulur, terzil edilir, sefil ve perişan olur... Onun için hakiki fütuhat yalnız kılıçla değil, sapanla yapılandır... Sapan kılıç gibi değildir. O kullanıldıkça kuvvetlenir. Kılıç kullanan kol çok geçmeden yorulduğu halde sapanını kullanan kol zaman geçtikçe toprağın daha çok sahibi olur. Kılıç ve sapan: Bu iki fatihten birincisi, ikincisine daima mağlup oldu.'' (63). Kılıca dayanan zafer bir fetih aracıdır; yeni bir devletin kuruluşuna da temel olabilir. Ne var ki, önemli olan zaferi kazanmak değil, sürdürmektir. Bunun aracı ise, gerçek zaferin simgesi olan sapandır, tarımdır, üretimdir, ekonomik alandaki başarılardır. Sapanın başarıları kılıcın teslim ettirdiği boyun eğişi tamamlamazsa ''kılıç''ı tutan el dayanağından yoksun kalır ve gevşer. Atatürk'ün somut bir örnek etrafında geliştirdiği ve ''bu iki fatihten birincisi, ikincisine daima yenildi'' diyerek ortaya koyduğu durum budur. Öte yandan, söz konusu benzetme, kılıç ile sapan karşı karşıya geldiği zaman da geçerlidir ve zaferin, eninde sonunda, sapan tarafında olduğunu ifade eder. Başkomutanın 1924 konuşmasında ''milletimizi başarıya götürecek bir ekonomi hayatı sağlanmasını amaç edinen genel kültür ve eğitim sistemlerimiz'' için diledikleri de ''çağımız savaşı''nı derinden anlayan büyük bir ''devlet adamı''nı haber vermektedir. Çağımızın savaşları, bir anlamda da, genel kültür ve eğitim sistemleri arasındaki bir savaştır. Bu savaşın başlıca özelliğinin, süreklilik ve yaygınlık olduğunu söyleyebiliriz. Hayatımızın her alanında tanığı olduğumuz bu savaş türünün belirgin son bir örneği, ne garip bir tecellidir ki, ''Zafer Haftası'' vesilesiyle 26 Ağustos 1973 akşamı Türkiye TV'sinde gösterilen ''Müthiş Türk'' adlı belgesel film olmuştur. CBS tarafından hazırlanan filmin hangi yararlara hizmet ettiği, seyredenlerden birçokları tarafından ''değerlendirilmiş'' olmalıdır. Zaferleri komutanlar kazansa da ulusları o zaferin bilincine erdirenler ozanlardır. Bu yargının ''Büyük Zafer'' için de geçerli olduğu görülür. Afyonkarahisar'da ''Büyük Zafer''in anısına dikilen anıtı sözcüklerle yeniden kuran Fazıl Hüsnü Dağlarca, Atatürk'ün sırtını yere getirdiği ''düşman''ı konu alan anıt için şunları söyler: ''Anıt mıdır, dinelmek midir, artık ölmemek midir, Çiçeği açılır özgürlüğün yürekten dışarı Tarihlerden arda kalmış- Bir başlangıç, sonda Yeniden başlar yaşamak Afyon'da.'' Bu dizelerle söze başlayan Dağlarca için, ''Sırtı yere serilen karanlığıdır yüzlerce yılın Bağnazlıktır, sömürüdür, uykudur.'' (64). Afyon'da sadece ''Yunan''ı yendiğimizi sananlar ''Büyük Zafer''in bilincine henüz erememiş olanlardır. Bu görevi ozanlarımız yüklenmişlerdir.
|
|