Anasayfa arrow Izmir Canteen arrow Atatürk ve Türk Tarihi 5
Atatürk ve Türk Tarihi 5 PDF Yazdır e-Posta
Yazan Administrator   
Pazar, 18 Mayıs 2008
MUSTAFA KEMAL ÇİZGİSİ

 

 

Ulusal Kurtuluş Savaşımızın tarihe armağan ettiği Mustafa Kemal çizgisi aradan yıllar geçtikçe yeni boyutlar kazanıyor. Çığır açıcı yanı, başkaldırdıkça güzel ürünlerini veren ulus gülleri gibi, dünyamızın çeşitli kesimlerinde tarihe yeni sayfalar ekliyor. Böylece, dünyanın dört bir köşesinde tanık olduğumuz bağımsızlık savaşlarında Mustafa Kemal çizgisi belirginlik kazanmakta, başka bir deyişle, yirminci yüzyılın niteliğini ortaya koyan tarihsel parıltı bütün görkemiyle dünyamızı aydınlatmaktadır.

 

Aradan yıllar geçtikten sonra, soğukkanlılıkla olayımıza eğildiğimizde, Mustafa Kemal çizgisini oluşturan noktaları açık-seçik izleyebiliyoruz. Türkiye örneğinden yola çıktığımızda ''çıkış noktası''nın Atatürk'ün ''Nutuk''unda iki ölçek içinde dile getirildiği görülür. ''Vaziyet ve manzara-i umumiye'' adını taşıyan Türkiye ölçeği, 19 Mayıs 1919'da Samsun'dan ülkemizin görünüşüdür: ''...Saltanat ve hilâfet mevkiini işgal eden Vahdettin, mütereddi, şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği deni tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın riyasetindeki kabine âciz, haysiyetsiz, cebin, yalnız padişahın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını vikaye edebilecek herhangi bir vaziyete razı.

 

Ordunun elinden esliha ve cephesi alınmış ve alınmakta... İtilâf Devletleri, mütareke ahkâmına riayete lüzum görmüyorlar. Birer vesile ile, itilâf donanmaları ve askerleri İstanbul'da. Adana vilayeti Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntap İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya'da İtalyan kıtaat-ı askeriyesi; Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta, ecnebi zabit ve memurları ve hususi adamları faaliyette. Nihayet, mebde-i kelâm kabul ettiğimiz tarihten dört gün evvel, 15 Mayıs 335'te İtilâf Devletlerinin muvafakatiyle Yunan ordusu İzmir'e ihraç ediliyor'' (65).

 

Onurdan yoksun yöneticiler, elinden silah ve cephanesi alınmış bir ordu, düşman çizmeleri altındaki yurt köşeleri ve İzmir'e çıkan Yunan ordusu ''Türkiye ölçeği'' içindeki ''Durum ve genel görünüş''tür. Atatürk, Büyük Söylev'ini tamamlarken ''çıkış noktası''nı bir kez de ileriye dönük bir görüntü planında ve ''Dünya ölçeği''nde gözler önüne serer: ''... İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve delâlet ve hatta hiyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir'' (66).

 

Görüldüğü gibi, Mustafa Kemal çizgisinin ''çıkış noktası'' koşullar ne denli ağır olursa olsun, en büyük güçlerin ve yengilerin temsilcisi düşmana, onun işbirlikçilerine karşı bağımsızlığı elde etmek için başkaldırmadır.

 

Mustafa Kemal çizgisinde bu ''başkaldırma''nın yöneldiği ''amaç'' da önemli bir ''nokta'' olarak belirlenmiştir: Tam bağımsızlık (istiklâl-i tâm). Dikkate değer yan, amaçlanan tam bağımsızlığın ödün tanımazlığı, ''durum ve genel görünüş''le bağlantısının ancak inançla, umutla, alın teri ve kanla kurulmakta oluşudur. Bütün bağımsızlık savaşlarının pusulası olan ''tam bağımsızlık'' Mustafa Kemal çizgisinde, çekiçle demir döğer gibi, çevresine kıvılcımlar saçarak vurgulanmıştır: ''İstiklâl-î tâm, bizim bugün, deruhte ettiğimiz vazifenin ruhu aslisidir. Bu vazife bütün millete ve tarihe karşı deruhte edilmiştir... Bizden evvelkilerin irtikâp ettikleri hatalar yüzünden, milletimiz, lafzan mevcud zannolunan istiklâlinde, mukayyed bulunuyordu. Şimdiye kadar Türkiye'yi cihanı medeniyette kusurlu gösteren neler mutasavver ise, hep bu hatadan ve hep bu hataya tebaiyyetten neşet etmektedir... Biz; yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bir hataya tebaiyyet yüzünden bu evsaftan mahrum kalmağa tahammül edemeyiz. Âlim, cahil bilâistisna, tekmil efradı milletimiz, belki içinde mündemic müşkülâtı tamamen idrak etmeksizin, bugün yalnız bir nokta etrafında toplanmış ve sonuna kadar kanını akıtmağa karar vermiştir. O nokta; istiklâl-i tâmmımızın temini ve idamesidir.

 

İstiklâl-i tam denildiği zaman, bittabi, siyasi, mali, iktisadi, askeri, harsî ve ilâh, her hususta istiklâl-i tam ve serbesti-i tam demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklâlden mahrumiyet, millet ve meleketin, manayı hakikisiyle istiklalinden mahrumiyeti demektir'' (67).

 

Altını çizdiğimiz tümcelerin de gösterdiği gibi, bütüncül bir bağımsızlık anlayışından yola çıkan Atatürk, yüklenilen görevin yalnız ulusa karşı değil tarihe karşı da yüklenildiğini söylerken Mustafa Kemal çizgisinin evrensele uzanan yanını da ''nokta''lamaktadır. Bize kalırsa ulusal olandan evrensel olana uzanan ve Türkiye'nin öncülüğünün yarattığı umut halkalarını belirleyen bu ''nokta'' iki konuşmasında (1922 ve 1933) dile getirilmiştir:

 

- ''Türkiye'nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarfediyor. Çünkü müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün Şark'ın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan Şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir'' (68).

 

- Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklal ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz terakkiye ve refaha müteveccih vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün manilere rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır.

 

Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hâkim olacaktır'' (69).

 

Mustafa Kemal çizgisi, belirtmeye çalıştığımız gibi, ulusal'dan evrensel'e doğru uzanan ''nokta''lardan oluşmaktadır. Yeni bir devletin Anadolu bozkırında kuruluşuna varan Ulusal Kurtuluş Savaşı, tarihe karşı da bir görev ve sorumluluk yüklendiğinin bilincindedir. Bu bilinç, canını dişine takarak savaşan bir ulusu, azgelişmiş ülkelerin, günümüzde yaygınlık kazanan deyimle Üçüncü Dünya'nın ön-siperlerine getirmektedir. Ne var ki, ''mazlum milletler''e büyük bir umut ışığı, izlenmesi zorunlu bir kurtuluş yolu gibi görünen Mustafa Kemal çizgisinin, öğreti planında eksik kalan önemli bir yanı olmuştur. Bu eksik yan, Türkiye'nin, giderek Üçüncü Dünya ülkelerinde etkinliğinin azalmasına yol açtığı gibi, ülke içinde de bunalımlara sürüklenmesinin baş nedenlerinden biridir.

 

Öğreti planında eksik kalan yan, evrensel bir olgunun şahdamarı görünüşündeki Mustafa Kemal çizgisinin yüklendiği tarihsel ''mission''un bir sisteme ulaştırılamamış olmasıdır. Fikir hayatımızda ''Kadro hareketi'' diye adlandırılan ilginç atılım, derginin ilk sayısında da açıklandığı gibi, Türkiye'deki oluşumu sistemleştirmeyi amaçlıyordu: ''Türkiye bir inkılâp içindedir. Bu inkılâp kendine prensip ve onu yaşatacaklara şuur olabilecek bütün nazari ve fikri unsurlara maliktir. Ancak bu nazari ve fikri unsurlar inkılâba İDEOLOJİ olabilecek bir fikriyat sistemi içinde terkip ve tedvin edilmiş değildir. Gerek milli mahiyeti gerek beynelmilel şümul ve tesirleri itibarile, tarihin en manalı hareketlerinden biri olan inkılâbımızın, zatinde mündemiç bu ileri fikir ve prensip unsurlarını, şimdi inkılâbın seyri içinde ve onun icaplarına uygun bir şekilde izah işi, bugünkü Türk inkılâp münevverliğine düşen vazifelerin en acil ve en şereflisidir.. İnkılâbın kendine has CİHAN TELÂKKİ TARZI böyle vücut bulacaktır'' (70).

 

Atatürk'ün Cumhuriyetin 10. yıldönümü vesilesiyle Kadro dergisinde yer alan sözleri (s. 22, s. 3, Ekim 1933) kendisinin de bu doğrultuda özlemler taşıdığına tanıklık etmektedir: ''Hatırlıyorum ki, Kadro intişar ederken maksadının Türk milletine hâs meslek ve medodun millet ve memlekette teessüs ve inkişafına hizmet olduğunu yazmıştı. Kadro'ya bu maksadında geniş muvaffakıyet temenni ederim''. Atatürk'ün ''şevk ve cesaret veren'' sözlerine karşın Kadro'nun yaşamı üç yıl sonunda tamamlanmıştır. (S. 35-36, Aralık-Ocak, 1934-1935).

 

Kadro hareketi içinde yer alan düşünürlerden Şevket Süreyya'nın (Aydemir) önce bir kitapta (İnkılâp ve Kadro, Ankara 1932) üzerinde durduğu, sonra bir yazı dizisinde Kadro'da geliştirdiği ''İnkılâbımızın İdeolojisi'' (sayı 18-21) ''muhtelif içtimaî hareketler içinde Milli Kurtuluş hareketimizin asliyetini ve eşsizliğini isbat ve teyide'' çalışıyordu. Ne var ki, adı geçen kitabının ''Son söz''ünde yer alan şu satırlar 1975 yılında da geçerliğini korumaktadır: ''Bütün tarih devirlerinin en derin manalı hareketlerinden biri olan Türk Inkılâbının mana ve mahiyetini izah yolunda genç neslin, kendi üstüne düşen fikri vazifeyi, bu inkılâbı başaranların eşsiz kahramanlıkları ile mütenasip bir enerji ile henüz kavramadığını burada işaret etmek lazımdır''. (s. 174).

 

Yarı-sömürgelikten ulusal kurtuluş hareketlerine geçişi simgeleyen Mustafa Kemal çizgisinin düşünürünü yeni kuşaklardan araması, belki de onun hem talihi, hem de talihsizliğidir.

 

 

 

 

ATATÜRK'ÇÜ KUŞAKLARI BEKLEYEN GÖREV

 

 

Kırmızı gülün alı var

 

Kolay kolay gelir miydi bir Mustafa Kemal

 

Bir Mustafa Kemal yetmedi bre şahin aman

 

Bir Mustafa Kemal daha

 

 

Bedri Rahmi Eyuboğlu

 

 

1975'ler Türkiye'si, sürüp gelen inanç bunalımı nedeniyle, kaçınılmaz iki soruyu gözler önüne sermektedir. Bu sorular şöyle biçimlendirilebilir: Atatürk nasıl tamamlanır? Kemalizm bir öğreti midir?

 

Birinci soruyu doğuran eylemdeki ve kuramdaki gedikler, öyle görünüyor ki, değişik çevrelerce de kabul edilmekte, fakat eksiklerin nasıl giderilebileceği konusunda bir görüş birliğine varılamamaktadır. Bunu doğal karşılamak gerekir. İki uç nokta olarak, eskiye dönüşü amaçlayan ''restorasyon'' özlemcileriyle Türkiye Cumhuriyeti'nin yörüngesini değiştirme heveslilerini bir yana bırakacak olursak karşımızda iki seçenek kalmaktadır: Atatürk tamamlanmasını ikinci bir Atatürk'ten bekleyenler; Atatürk'ten yola çıkarak ve Atatürk'ü anlayarak Atatürk'ü tamamlamayı düşünenler.

 

Çözüm yolunu ikinci bir Atatürk'te arayanlar benzer koşulların mı, genel seçim mekanizmasının mı, yoksa ''Kahramanlar'' yazarı Thomas Carlyle'ın düşlediği gökten zembille yüryüzüne inen ''büyük adam''ın mı tarih sahnesine çıkacağını belirlemiş değildirler. Akla daha yakın görünen ikinci seçenek ise, bazı varsayımları birlikte getirmektedir:

 

a. Belli koşulların bir sonucu olan tarihsel olayın en belirgin niteliği ''biricik'' oluşu, bu nedenle de tekrarlanmasının söz konusu olmayacağıdır.

 

b. Gerek eylemde (pratikte), gerek kuramda (teoride) saptanabilecek eksik - gedikler tarihsel olaya özgürlük kazandıran niteliklerden yola çıkılarak tamamlanabilir.

 

c. Yeni koşullar ve gereksinmeler, yeni yorumları, açıklamaları ve uzantıları zorunlu kılmaktadır.

 

ç. Demokratik çözüm yolundan vazgeçilemeyeceğine göre, kültür ve bilinçlenme düzeyinin yükseltilmesi gerekmektedir.

 

d. ''Yeni Atatürkçülük'' diyebileceğimiz politika dizgesi toplumsal bir içerik kazandığı ölçüde halk kitlesinin onayını alabilir. İnsan Hakları Bildirgesi ve Anayasa ilkeleri bu dizgenin kaçınılmaz boyutlarıdır.

 

Atatürk'ten yola çıkarak Atatürk'ü tamamlamanın düşünce planında başlıca iki çıkış noktası vardır: 1. Atatürk'ü bütün eylem ve düşünceleriyle yakından tanımak. 2. Evrensel bir niteliği de olan Atatürk'ün tarih sahnesine çıkışı ve Türk Devrimi üzerine yapılan yayınları ve yorumları izlemek. Atatürk biyografyası, Atatürk'ün bütün söylev ve demeçleri, çevirileri, mektupları, anıları vb. birinci çıkış noktasının içeriğidir. İkinci çıkış noktası, yayımlandığı ölçüde birinci çıkış noktasını da kapsayan çalışmalardır. Bu çalışmaların ''kronoloji'' ve ''bibliyografya'' öbeklerinde toplandığı görülür.

 

Başlangıçlarında yabancı araştırıcıları bulduğumuz bu tür çalışmalar günümüzde sevindirici bir olgunluğa ulaşmıştır. Prof. Dr. Gotthard Jaeschke'nin 1939 ve 1941 yıllarında dilimize de çevrilen ''Türk İnkılâbı Tarihi Kronolojisi''ni izleyen Sami N. Özerdim'in 1963 ve 1966'dan sonra ''yeniden yazılmış 3. basım''ını 1974'te sunduğu ''Atatürk Devrimi Kronolojisi'', Dr. Utkan Kocatürk'ün 1973'te yayımlanan ''Atatürk ve Türk Devrimi Kronolojisi'' yararlı ve güvenilir kaynaklardır.

 

Prof. Dr. Herbert Melzig'in 1941'de başlattığı ''Atatürk Bibliyografyası'' çalışmaları, Muzaffer Gökman'ın sürekli çabalariyle günümüzde olgunluğa ve bütünlüğe kavuşturulmuştur. 1963 yılında yapılan birinci baskısını bir yana bırakacak olursak, ''Atatürk ve Devrimleri Tarihi Bibliyografyası''nın 1968'de yayımlanan ''ilaveli 2. bası''sı, 1974'te birinci cildi izleyen ikinci cildi (Ek: 1) yurt içinde ve dışında yapılan çeşitli yayınları izlememize olanak hazırlamış bulunmaktadır.

 

Öyle görünüyor ki, günümüze değin yurt içinde ve yurt dışında yapılmış olan çalışmalar, söz konusu ettiğimiz varsayımlar doğrultusunda bir ''tamamlama'' işlemine girişebilmek için ortamı yetesiye hazırlamış sayılabilir. Önemli olan, sürüp giden inanç bunalımından kurtulabilmek için Atatürk'ten yola çıkmak seçeneğinin yaygınlık ve olgunluk kazanmasıdır.

 

İkinci soru, konunun başka bir açıdan tartışılması sayılabilir. Kemalizm bir öğreti midir? sorusu karşısında, biraz da öğretinin tanımının geniş ya da dar tutulmasından kaynaklandığını sandığımız, iki karşıt görüş belirmiştir. 1936 yılında yayımlanan Tekin Alp'ın ''Kemalizm''i, adının da gösterdiği gibi, Kemalizmin bir öğreti olduğu görüşündedir. 1933 yılında ''Türk nasyonalizmi''nin uluslararası fikir akımları karşısındaki yerini belirleyen Şevket Süreyya, yazı dizisini şu özetle sona erdirir: ''Milli kurtuluş hareketleri gerek tarihi menşeleri, gerek ana prensipleri, gerek inkişaf istikametleri itibariyle asrımızın beynelmilel fikir ve cemiyet hareketlerinden faşizm ve ihtilalci sosyalizmden tamamiyle ayrı bir keyfiyet arzetmektedir. Harice karşı kayıtsız ve şartsız istiklâl, siyaseten ve iktisaden cüzütam olmak davası, dahile karşı ileri teknikli, teşkilatlı, şen, mütecanis ve yüksek kültürlü bir millet olmak davası milli kurtuluş hareketlerinin bilhassa Türk nasyonalizminde kemalini bulan objektif prensiplerdir''. (Kadro, S. 21, s. 13). Yaptığı kıyaslamaya ve sıraladığı niteliklere bakılırsa 1933 yılının Şevket Süreyyası da, 1965 yılının Şevket Süreyya Aydemir'ine kıyasla, Tekin Alp'a daha yakındır.

 

''Üçüncü Adam'' da ''doktrin''in tanımını yaptıktan sonra Ş. S. Aydemir ''hayır'' diye yanıtladığı ''Atatürk bir doktrin adamı mıydı?'' sorusunu sorar. Ona göre, ''Atatürk bir doktrin adamı değildi. Çünki Atatürk, önceden sistemleştirilmiş ve tartışılabilse dahi fikir ve hareket prensipleri belli, sınırlı bir fikir sistemine kendini bağlamadı. Zaten fikri hazırlığı, nazari formasyonu da buna göre değildi''. (Adı geçen yapıt, İstanbul 1965, C. III, s. 501).

 

Bizim burada değinmek istediğimiz bir çelişki değil, Kemalizm'in bir öğreti olarak dizgeleştirilmesinin Mustafa Kemal'den beklenemeyeceğidir. Birbiriyle bütünleşen düşünce ve eylemleri, öteki öğretilere karşı takındığı tavır ve dünya görüşü, kendisine özgü yanları olan bir öğretinin malzemesini gözler önüne sermiştir. Cumhuriyet'in 15. yıldönümüne kadar kendi sağlığında, 1938'den bu yana da Atatürk'süz Türkiye Cumhuriyeti'nin karşılaştığı her güçlük ve atlattığı her ''badire'', esasında kemalist öğretinin geçirdiği bir sınama, verdiği bir sınavdır. Atatürkçü kuşakları bekleyen görev, düşünceyi ve gelişmeyi boğan kalıplarda sıkboğaz etmeden, Atatürçü anlayış doğrultusunda ve yeni gereksinmelerle yatkın bir düzenlemenin gerçekleştirilmesidir. Bedri Rahmi Eyuboğlu'nun dile getirdiği özlemi Mustafa Kemal'in yolunda yürüyen bir ''ideolog'' olarak tasarlamak, bize kalırsa, akla daha yakın olan bir yorum olur. Bu bekleyişin nasıl sona ereceğini ''zaman'' gösterecektir.

 

 

 

 

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

 

ATATÜRKÇÜLÜKLE İLGİLİ

 

SORULAR VE YANITLARI

 

 

1961

 

 

S. - Üniversite'de Bir ''Atatürk Enstitüsü'' Kurulmalı mıdır?

 

C. - Bilindiği gibi ''Enstitü''ler, özellikle üniversitelere bağlı olanlar, belirli bir konuda derinliğine çalışmalar ve araştırmalar yapılması için kurulmaktadır. ''Atatürk Enstitüsü'' adını alacak bir araştırma merkezi Ankara Üniversitesi'ne bağlı olarak yıllardır faaliyette bulunan ''İnkılap Tarihi Enstitüsü''nü akla getirmektedir. Çünkü, söz konusu ettiğiniz enstitü, devrim konularını ilk planda ele almak lazımdır. Ankara'daki enstitü, Türk Devrimi'nin Tarihi konusunu ele alarak özellikle belgeleri toplamakla ilgilendiğine göre, ikinci bir enstitüden de aynı işi beklemek fazla olur. Öyleyse, ''Atatürk Enstitüsü'' daha farklı bir alanda çalışmalıdır. Bu alan, kanaatimce, Atatürk Devrimleri'nin sosyal yönü, oluş şartlarıyla bağlılığı ve cemiyete kazandırmaya çalıştığı yeni değerlerin yorumlanması ve anlatılmasıdır.

 

Bu maksadı gerçekleştirebilmek için özel bir kitaplığın teşkili, yerli ve yabancı araştırıcıları belirli konuları işlemeye teşvik, konferans ve seminerler tertipleyerek Atatürk konusunu ''duygu'' planından ''düşünce'' planına aktarma gibi çalışmalar böyle bir enstitünün kurulmasını gerektirmektedir. ''Dogma'' haline getirilen fikirlerle beslenen köstekleyici bir tutum ve işin kolayına kaçma, Atatürk ve eserleri için de en büyük tehlikedir.

 

Öyleyse bu konuyu aklın dışığında ve ilmin objektifliği ile ele almak Atatürk'ün isteğine uygun bir anlayış olacaktır. Atatürk konusunu ve devrimleri kendi çıkarlarına göre anlayıp bir paravan gibi kullananlara karşı koymanın en isabetli yolu budur:

 

 

1962

 

 

S. - Son yıllarda bir rejim buhranı içinde bocalayıp duruyoruz. Sizce yurt yönetimi işlerinin Atatürk ilkelerine ve yurt yararına uygun olarak en sarsıntısız bir şekilde yürütülebilmesi için nasıl bir yol tutulması gerekir. Yani, memleketimizin şartlarına en uygun düşecek demokrasi şekli hangisidir ve particiliğin bizde kişi çıkarları peşinde bir meslek haline gelmesini önlemenin çareleri nelerdir?

 

C. - Türkiye'nin Batılı bir toplum olmasının koşulları Atatürk Devrimleri ile hazırlanmıştır. Yurt yönetimi bu ilkelerin ışığında ve Batılı bir toplum olma amacında dürüstlükle ele alındıkça rejim buhranına düşülmesi önlenebilir. Ne var ki, Atatürk Devrimleri nasıl, aydın bir azınlığın yukardan aşağı doğru gerçekleştirdiği bir hareket olmuşsa, Devrimlere karşı halk kitlelerini yekindiren tutum da yine aydın bir azınlığın kişisel çıkarları yararına ve yukardan aşağı yönetilmektedir. Devrimleri bölüp parçalama çabaları da ''cahil çoğunluk''tan değil, hep ''aydın azınlık''tan gelmektedir. Şu halde, aydının sorumluluğu ve karakteri konuları rejim buhranında küçümsenilmeyecek bir yer tutmaktadır.

 

Türkiye'de demokrasi de, öteki az gelişmiş ülkelerde örneğini gördüğümüz gibi, sosyal bir muhtevayı gözetmek zorundadır. Feodal bir topluluğun izlerini silmek için ister istemez otoriter olmalı, sınırlandırıcı ve eşitlik gözetici bulunmalıdır. Ülkenin insan ve madde kaynaklarını toplum yararına ve en verimli bir biçimde iktisadi kalkınmanın hizmetinde bulunduracak planlı bir çalışma yurt yönetiminin ayrılmaz bir parçasıdır. Halk için bir siyasal eğitim okulu olması gereken partiler sınıf yapısının temel görüşleri üzerine dayanmalı, parti disiplinli çıkarcı davranışlara fırsat vermemelidir.

 

Sözün kısası, demokrasi adını verdiğimiz ''halkın, halk tarafından ve halk için idaresi'' bir amaç olarak değil, yurt gereklerinin gerekli kıldığı doğrultudaki bir yönetimin aracı olarak anlaşılmalıdır. Bunun dışında kalan her şey bir ayrıntı olmaktan öteye gidemez.

 

1971

 

 

S. - Son zamanlarda Atatürk'e ve Atatürk Devrimlerine sağdan ve soldan saldırılar çok artmış ve sertleşmiştir. Hatta Atatürkçülüğü temelden yıkmaya çalışanlar da görülmekte bu arada.

 

Zaten yeteri kadar bölünmüş olan halkımız arasında yayılmaya çalışılan bu yıkıcı akım hakkında ne düşünürsünüz? Bu ortamı yaratan nedenler nelerdir sizce?

 

C. - ''Atatürk Devrimi'' dediğimiz yeni bir ''değerler düzeni''nin ve ''dünya görüşü''nün 1970 Türkiye'sinde eleştirilmesi olağan, ''saldırılar''a uğraması ise şaşırtıcı değildir. Sorunuzda belirsizlik içinde dile getirilen ''sağdan ve soldan saldırılar''ın iyice anlaşılması için şu noktalar üzerinde durmamız gerekmektedir:

 

1) ''Atatürk Devrimi''nin olduğu gibi ''saklanması'' elbette söz konusu edilemez. Bu devrimin anlaşılması, tamamlanması ve geliştirilmesi Atatürkçü düşüncenin baş kaygısı olmalıdır. Bunun içindir ki, düşünce ve eylem planında bir eleştiri çok olağandır; üstelik, Atatürk Devrimi'ni (isterseniz daha doğrusu olan ''Türk Devrimi'' diyelim) canlı tutmak için de zorunludur.

 

2) ''Türk Devrimi''nin getirdiği ''değerler düzeni''nin ve ''dünya görüşü''nün yerine, bu devrimle bağdaşmaz görüşleri koyarak yeni bir ''devrim'' yapmayı amaçlayan ''aşırı''ların tutumu da şaşırtıcı sayılmalıdır. Çünkü ''dondurulan'' her düşünce sistemini, ''geri''ye, ya da ''ileri''ye doğru değiştirme çabaları var olacağı gibi, yerine geçirilmesi için ''mevcut olan''ın yıpratılıp yıkılması da, ister ''karşı devrim'', ister ''devrim'' niteliğinde olsun, ''aşırı''ların istediği bir şeydir.

 

3) Laiklik platformu üzerinde yükselen Türk Devrimi'ni teokratik platforma yerleştirme görüşünde birleşen ''karşıdevrim''ciler, konunun düşünce planında tartışılmasından dikkatle kaçınarak ''saldırı''larına Atatürk'ü seçmiş görünmektedirler. Ortaya sürdükleri iddiaların ''Atatürk imajı'' ile bir ilgisi bulunmadığı gibi, kişisel kusur ve zaafları ''doğru düşünce ve eylem''leri çürütmek için öne sürmenin de bilimsel bir dayanağı yoktur.

 

4) Sınıf açısından Türk Devrimi'ne bakan ve Atatürk'ü bir ''burjuva devrimcisi'' gibi yorumlayan kelimenin gerçek anlamındaki ''solcu'' görüş, teokrasi özlemcilerinin aksine, tartışmayı, kuralına uygun bir biçimde yürütmektedir. Yapılacak şey bu tartışmalara aynı kural çerçevesinde kalarak karşılık vermektir.

 

5) Türkiye'de hâlâ edebiyatın öncülüğü süregeldiği için, önemli bazı konular roman kahramanlarının aracılığı ile kamuoyuna yansıtılmaktadır. Böylece, bir yandan düşündüklerini ortaya koyarken bir yandan da ''küçük'' kahramanlarının gölgesine sığınır görünen yazarlarımızın, açıkyüreklilikle düşüncelerini ortaya koymaları beklenir.

 

Fikir özgürlüğünü gerçekten benimsiyor ve bizim gibi düşünmeyenlere de, objektif tartışma ölçüleri içinde, aynı özgürlüğü tanıyorsak ''doğru''yu bulmanın yolundayız demektir. Bize öyle geliyor ki, Atatürk ve Türk Devrimi konularındaki yanlış tutumlar bugünkü durumu yaratmıştır. Öte yandan, içtenlikten yoksun ve ''politika esnafı'' diye niteleyebileceğimiz bir ''çıkarcı''lar takımı da iktidar ve oy hesapları uğruna büyük tahribata sebep olmuştur ve olmaktadır.

 

 

1972

 

 

S. - 1. Bugünkü öğrenim ve kültür şartlarımız içinde bizi Atatürk'ün çizdiği ''Çağdaş uygarlık düzeyine erişmek'' hedefine en kısa yoldan ulaştıracak bir ''Milli Eğitim Reformu''nun temel ilkeleri sizce neler olmalıdır?

 

2. Bu reformun kapsamı içinde orta öğrenimin Türkçe ve edebiyat dersleri programlarında ne gibi değişiklikler yapılmasını gerekli görürsünüz?

 

C. - 1. ''Milli Eğitim Reformu''nun temel ilkeleri konusunda düşündüklerimi belirtmeden önce, ''çıkış noktası'' niteliğindeki bir görüşümü hatırlatmak istiyorum: ''Öteki yurt sorunlarından bağımsız olarak kendi başına bir eğitim ve öğretim sorunu yoktur. Eğitim ve öğretim sorunu sosyal yapıya bağlı olarak biçim kazanmakta, bu görünüşü ile bir determinizmin neticesi olmaktadır. Bir veri olarak ele alınan eğitim ve öğretim sorununun karşısına, sosyal yapıyı belli yönlerden değiştirmek amacını güden eylemci görüşler konulabilir. Ülkelere ve çağlara göre değişen bu iki uç anlayışın yanı sıra, ''gerçek''lerle ''ülkü''leri belli oranlarda bağdaştıran görüşler ortaya çıkmaktadır''. (Bk. Sosyal Yapımıza Bağlı Eğitim ve Öğretim Sorunları, İstanbul 1971, Refiî Şükrü Suvla'ya Armağan kitabı içinde, s. 185).

 

Sorunuzda yer alan ''Atatürk'ün çizdiği (Çağdaş uygarlık düzeyine erişme) hedefi'', yukarıda işaret edilen seçeneklerden ''gerçek''lerle ''ülkü''lerin bağdaştırılmasına öncelik verildiğini gösteriyor. Soruya bağlı kalarak, ''temel ilkeleri'' şöyle özetleyebilirim:

 

a) Kapsamı bakımından: Bir ayrım gözetilmeksizin herkes için parasız ve zorunlu olan, köyde-kentte %100 gerçekleştirilen ilköğretimden sonra, eğitim ve öğretim, insangücü planlamasının gerektirdiği nitelik ve nicelik ölçüsünde, yalnız istidat ve kabiliyeti objektif ölçülerle saptananlara sağlanmalıdır.

 

b) Yönetimi bakımından: Milli Eğitimin, sadece devletin gözetimi ve denetimi altında bulundurulması yetmez. ''Eğitim ticareti''nin, her kademede, önlenmesi ve Öğretim Birliği Yasası'nın özüne ve sözüne bağlı kalınarak sadece devlet eliyle yurütülmesi zorunludur.

 

c) Yöntemi bakımından: Yakın çevreden, ''bugün''den ve toplumun yetenekli bir üyesi yapma amacından yola çıkarak, gerekli olanı, geçerli olanı, çağdaş uygarlık düzeyine erişmeyi öngören ve uygulamaya dayanan yöntemlerle aklın yaşantımıza katılması yüksek oranda gerçekleştirilmelidir.

 

ç) Evrene dönüklüğü bakımından: Sanılanın aksine, ulusallık ve evrensellik karşıt kavramlar değil, birbirini tamamlayan ve güçlendiren kavramlardır. Bunun içindir ki, evrene dönüklüğün başarı şansı ulusallığın sağlanması ölçüsünde artar. Tarihin topluluğumuza mal ettiği ''gerçek''ler ve ''ülkü''ler, başta ''dil bilinci'' olmak üzere, Milli Eğitim Reformu'nun yapı taşları olarak işlenmelidir.

 

d) Reform stratejisi bakımından: Milli Eğitim Reformu, bir yandan ''veri'' olarak bugünkü eğitim karmaşasını değerlendirirken, bir yandan da eşitsizlik ve dengesizliklere yol açan sosyal yapı sorunlarına yönelmelidir. Toplumun gelişme eğilimlerini ve dinamik oluşumunu hesaba katmayan ''reformcu'' bir tutumun, kum üzerine yazı yazmaktan farkı yoktur; bugüne değin ''reform'' adına yapılanlar da, bu nedenle, sözde kalmıştır.

 

2. Kısaca şunları söyliyeyim:

 

- Dil bilincini ve sevgisini güçlendirici bir tutum,

 

- Örneklere dayalı dilbilgisi,

 

- ''Çağdaş'' sorunlara yönelen metinler,

 

- Gerçekçi yazarlar - yaşayan yazarlar önceliğinde bir edebiyat anlayışı,

 

- Toplumumuzun ilerlemesinde edebiyatın öncülüğünün belirtilmesi.

 

 

1973

 

 

S. Türkiye'mizin Atatürkçü düşünce ve eylem açısından bugünkü durumu nedir ve ne olması gerekir?

 

C. - Atatürkçü düşünce ve eylem açısından bugünkü Türkiye'nin durumunu ''nedir?'' ve ''ne olması gerekir?'' açılarından saptayabilmek için, bir kumaşın iki yüzü gibi olması gereken ''düşünce'' - ''eylem'' ikiliğinden yola çıkabiliriz.

 

Görünen odur ki, geçen yılların ''Türk Devrimi''ni bölmeye yönelen çabalarından sonra şimdi de sıra çarpıtılmış düşünce/eylem temeli üzerine kurulu ''Atatürkçülük''lere gelip dayanmıştır. Bir yandan, kendi ''eylem''lerine uygun düşen ''Atatürkçü düşünce'' imalcilerine, bir yandan da ''Atatürkçü düşünce'' ile ilgisi bulunmayan anlayışlara dayalı sözüm ona ''Atatürkçü eylem''lere sık sık rastlamamızın kökeninde bu çarpıtılmışlık yatmaktadır. Bütün bu olup bitenlerin kökeninde ise Atatürk'ü ''olduğu gibi'' kabul etmek yerine, küçük-büyük çıkarlar uğruna ve kendimize göre, ''olması gereken'' bir Atatürk görüntüsü yaratmak isteği vardır. Sonuç olarak, herkesin ''Atatürkçü'' olduğu, fakat türlü-çeşitli Atatürkçülüklerin kol gezdiği bir dönem yaşıyoruz.

 

''Öz'' yitirilince ortada ''biçim'' kalıyor, daha doğrusu ''biçim'' öne geçerek ''öz''ü arka plana itiyor. Bundan da kocaman bir ''biçimsellik'' doğuyor. Atatürk'ü anma törenlerinden tutunuz, bir kenti ziyaretinin yıldönümüne ya da öğrencilik yaptığı okulun ''yoklama''sına kadar karşımıza çıkan hep bu biçimselliktir. Bu biçimsellik uğruna O'nun yerine koyduğumuz bir ''büst'' karaya çıkmakta, trenden inmekte, ölümünün yıldönümüne rastlayan 10 Kasım'larda gazete ve dergiler kara başlıklarla donanıp eğlence yerleri tatil edilmektedir. Böylece, ''Atatürk'e saygı''da kusur edilmemeye çalışılmaktadır. Ne var ki, Atatürk'e saygının yolu, bu yol değildir.

 

Bize bir efsane kahramanı gibi görünse de Mustafa Kemal Atatürk'ün 1881-1938 yıllarını kapsayan bir yaşamı, savaşçı ve devrimci karakterini oluşturan, birbirinden ayrılması imkânsız, düşünce ve eylemleri vardır. Düşüncelerini ve eylemlerinin kendi açısından açıklanmasını basılı kitaplardan öğrenmek zor değildir. Başta ''Nutuk'' olmak üzere ''Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri'', güvenilir bir ''biyografi'' ile birlikte bize ''Atatürk''ü verebilir. Şu halde, Atatürk'e ulaşmak hiç de güç değildir. Önemli olan, Gazali'nin körleri gibi ''fil''i bir yanından yakalayıp tutarsız ve dayanaksız sonuçlara varmak yerine, ''bütün''ü olduğu gibi kavramaktır. Böylece, ''tactique'' zorunluluklardan ileri geldiği kuşkusuz olan bazı kıvrımlar dışında, bir kumaşın iki yüzü durumundaki düşünce/eylem bütünleşmesinden doğan ''gerçek Atatürkçülük''e ulaşılır.

 

Atatürk'ü bir ''evliya'' mertebesine yükselterek dokunulmaz hale getirenlerle kendi çıkarları doğrultusunda Atatürkçülükler yaratanlar, Atatürkçü düşüncenin özüne karşı olmakta birleşmektedirler. Gerçekte, çok ''Atatürk''ler olmadığı gibi birden ziyade ''Atatürkçü''lük de yoktur... Üstelik, Atatürkçülük bir ''tarih'', olup bitmiş bir ''olgu'' değil, yarına açık bir ''süreç'', yeni gereksinmelerle tamamlanıp olgunlaşacak canlı bir örgendir. Atatürk'ün ''devrim'' anlayışı, geleceğe uzanan bu yenilenme ve tamamlanma sürecini içermektedir. Öyle görünüyor ki, işin başında yer alan ''Atatürk'ü anlamak'', iyi ve doğru değerlendirmektir. Bir ''yol açıcı'' olduğu kuşkusuz bulunun Atatürk'ün ''yol gösterici'' olmakta devam etmesi ''Atatürk'ü tamamlamak''la sağlanabilir. Bunun da yolu, Atatürk'e içtenlikle bağlı kalmak, karşılaşılacak yeni ''durumlar''ı kendilerini onun yerine koyarak çözmek geleneğini sürdürecek sorumlu yöneticilere sahip olmaktır. Bana kalırsa iyimser olmamız için sebep çoktur.

 

 

 

1974

 

 

S. - Cumhuriyet'imizin 50. yılında, bunca bocalamalardan sonra toplumsal yaşamımızın, kültür ve eğitimimizin Atatürk Devrimleri çizgisinde yeniden değerlendirilmesi için neleri gerekli görürsünüz?

 

C. - Cumhuriyet Türkiye'sinin ilk 15 yılı (1923-1938) Cumhurbaşkanı olarak Atatürk'le birlikte geçmiş, ''Yeni Türkiye''nin üzerinde yükseldiği köklü dönüşümler ve temel değişiklikler bu süre içinde gerçekleştirilmiştir. Atatürk'ün ölümünden bu yana ise, ''Atatürksüz Cumhuriyet'' 35. yılını tamamlamış bulunmaktadır. 29 Ekim 1923 öncesini de, en azından 23 Nisan 1920'de başlatarak, ''Cumhuriyetsiz Atatürk'' diye adlandırmak mümkündür.

 

Cumhuriyet yönetimini Atatürk'e bağlı görerek onun ölümüne umut bağlayan çevreler boş bir hayale kapıldıklarını anlamakta gecikmemişlerdir. Bazı bakımlardan eleştirilere açık olsa da İsmet İnönü'nün iktidardaki ve muhalefetteki kararlı tutumu Cumhuriyet'i güçlendirmekte etkili olmuştur. Her şeye rağmen 35 yıllık bir ''Atatürksüz Cumhuriyet'' döneminin varlığı bile, ''Yeni Türkiye''nin sağlam temeller üzerinde yükseldiğinin ve kökleştiğinin kanıtı olarak değerlendirilmelidir.

 

Cumhuriyet'imizin 50. yılında, sorunuza değişik açılardan bakmakta yarar vardır:

 

1) Cumhuriyet'in ilk 50 yılı, beklenen ve umulanla, gerçekleştirilen ve ulaşılan bakımından yeterli ve doyurucu olamamıştır. ''Kadro'' yetiştirmeye gereken önemin verilmemesi ''bocalama''ların başlıca nedenlerinden biri olmuş, tek parti'den çok partiye geçişin yarattığı çalkalanmalar ve acemilikler zaman kaybına yol açmıştır.

 

2) Toplumsal yaşamımızın, kentlerde olduğu kadar köylerde de büyük bir değişikliğe uğradığını, çağdaşlaşma, yenileşme ve özgürleşme özleminin, biraz yavaş ve geç de olsa, toplumumuzun bütün kesimlerini sardığını söyleyebiliriz. Ne var ki, yüzeysel ve biçimsel izlenimlere bağlı kalanlar için, yanıltıcı sonuçlara götürebilecek bir ortam, yer yer, bugün de söz konusudur. Bize kalırsa, önemli olan insanın giysileri değil, düşünceleri ve özlemleridir.

 

3) Kültür ve sanat alanlarında, yerli, geleneksel ve halk kavramlarına bağlı değerlerimizin çağdaş teknikle yeniden yoğurulması amacı, bir ara öykünmeye ağırlık verildikten sonra, Yahya Kemal Beyatlı'nın ''kökü geçmişte olan gelecek'' formülüne uygun bir biçimde yaratılara yönelmiştir. Ulus, ülke ve tarih olarak kendimize özgü olanı çıkış noktası yapmadan, soylu kültür ve sanat yapıtlarına varılamıyacağı artık anlaşılmıştır.

 

4) Eğitim alanında olduğu gibi öteki alanlarda da önemli olan, Atatürkçü Düşünce'nin ''öz''ünde yer alan ilkeleri ve değerleri egemen kılmaktır. Bunun yolu, demokratik anlayış çerçevesinde, anlatma - inandırma ve benimsetme yöntemidir. Halka karşı çıkılarak bir düşünceyi zorla ve tartışmasız topluma kabul ettirme biçimi gerilerde kalmıştır. Yönetici ''kadro'' ve aydınlar, Atatürk Devrimi çizgisindeki bir yeniden değerlendirmeyi ancak bu yolla başarılı kılabilirler. ''Halka rağmen''in yerine ''Halkla birlikte - Halk için'' almıştır.
 

Yeni Canteenciler