|
|
Yazan Administrator
|
|
Cumartesi, 17 Mayıs 2008 |
|
KURTARICI ATATÜRK Büyük insan, fani hayatın ötesinde yaşamakta devam edendir. Ölümünün 14. yılında beni en çok duygulandıran olay, Atatürk'ün izinde olmaktan gururla bahseden General Necib'in milletimize mesajı oldu. Ustaoğlu gibilerin de gözünden kaçmamış olmasını dilediğim bu mesajında Mısır devlet adamı, Atatürk'ün bütün hür milletler için bir önder, bir kahraman olduğunu belirterek diyor ki: "Atatürk'ün yarattığı büyük eser ve inkılâpların tesiri yalnız Türkiye'de kendisini göstermekle kalmamış, aynı zamanda bütün hür milletlerde ve bilhassa Mısır üzerinde derin akisler bırakmıştır. Bugünkü Mısır, Atatürk'ün izi üzerinde yürümekte ve her Mısırlı Atatürk'ü hürriyet ve kahramanlık lideri olarak kabul etmektedir. Atatürk ölmemiştir. Atatürk'ün ruhu, her Türkün ve hürriyetsever her insanın kalbinde yaşamaktadır." Vatanları uğrunda seve seve ölüme atılan Tunuslu hürriyetseverlerin üzerlerinde bulunan Atatürk resimleri kalpte yaşatılan insanı göstermiyor mu? Atatürk'ün mağdur milletlerin başında kurtarıcı olarak her görünüşü, onun adeta yeniden doğuşu gibidir. Asya, Atatürk'ün şahsında kurtarıcısını selamlamıştı; daha başka isimler altında, Asya yahut Afrika onu selamlamakta devam edecektir. ATATÜRK VE DOĞU ÜNİVERSİTESİ Van Gölü kıyılarında bir üniversite kurulmasının Atatürk'ün özlemleri arasında yer aldığını biliyoruz. 1937 yılındaki Büyük Millet Meclisi açış konuşmasında bu özlemini dile getirmişti. Ölümünden önceki son konuşmasında da dileğini tekrarladığını görürüz. Atatürk'ün fikir dünyasını belirten özellikler arasında kültüre verilen yer başta gelir. Çağdaş medeniyetlere yetişebilmek için müspet ilim kaynağı ile beslenen fikri ve sanatı geliştirmek, korumak ve yaratma şartlarını hazırlamak onun için belli başlı devlet hizmetlerinden biri idi. Türk kültürünü ortaya çıkarmak, yapmak ve yaymak bir yandan kültürümüzün doğuşunu ve gelişmesini bize öğretecek tarihe onu çekerken, bir yandan da kültürümüzün gelişmesinde büyük yeri olacak Türk dilinin arınması meselesini onun için önemli meseleler katına çıkarıyordu. İstanbul Darülfünunu'ndan İstanbul Üniversitesi'ne geçiş, altında "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" sözleri parlayan yeni bir üniversitenin doğuşuna önayak olma nice kültür çalışmaları arasında üniversitelere Atatürk'ün verdiği önemi belirtmeye yeter. Bugünlerde kapılarını Erzurum'da açan "Atatürk Üniversitesi" yine hızını Atatürk'ten alan büyük bir kültür adımı olmaktadır. Gerçekleştirilmesi bir hayli geç kalmış bu isteğin sağlam temeller üzerinde yükselmesini sağlayarak yitirilen zamanın birazını olsun kazanmaya bakmalıyız. Doğu Anadolu'da bir üniversite açılması fikri, işin başından beri her çevrede büyük ilgiyle karşılanmıştır. Fakat açılacak üniversitenin yeri, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki bütün şehirler tarafından istenmekte olduğu için, kolay kolay tespit edilememiştir. Atatürk'ün yeni üniversitenin yerini kesinliğe yakın bir şekilde belirtmesine rağmen bu üniversite, Atatürk'ün adını alarak Erzurum'da hizmete girmektedir. Daha önce yeni üniversitenin yerini seçmek için kurulmuş bulunan üniversiteler arası bir kurulun, çeşitli yönlerden yapmış bulunduğu incelemelere göre Elazığ-Van kesimini Erzurum ve Diyarbakır'a tercih ettiğini biliyoruz. Konuya yakın ilgi duyanlar, "Doğu Üniversitesi Hakkında Rapor" (İstanbul 1952) adlı kitaba başvurabilirler. Lüzumuna inandığımız Doğu Ünversitesi'nin yeri konusunda bir tartışma kapısı açmak belki artık lüzumsuzdur. Umarız ki bizim bilemediğimiz birtakım haklı ve yerinde sebepler Erzurum'un seçilmesinde ağır basmış bulunsun. Fakat yine de hatırlatılmasında fayda gördüğümüz bir görüş üzerinde durmak için vakit geçmiş değildir. Yeni üniversite Doğu'nun kalkınmasında bir faktör olarak ele alındığına göre Doğu Anadolu'daki elverişli bütün şehirleri üniversitenin nimetinden birlikte faydalandırmak yolların en doğrusu olurdu. Üniversitenin yeri meselesinin basınımızı düşündürdüğü günlerde fikrimizi şu satırlarla ortaya koymuştuk: "Bize göre düşünülmekte olan üniversite, fakülteleri ve enstitüleri ile Doğu'nun bütün şehirlerinde parça parça kurulmalıdır. Böyle bir hareket noktası, her şehrin özelliklerini ilk planda göz önünde bulunduracak canlı meselelere yönelen, yaraya merhem olan, ihtiyaçlara cevap veren ilmi üniversitenin gayesi haline getirecektir. Bu zihniyet ve kuruluşla Doğu'da yer alacak bir üniversite kalkınmaya hizmet eder; aksi halde gösterişli binalarda can veren bir göstermelik meydana getirilmiş olur." Diyarbakır'da yayımlanan Çizgi dergisinin 1 Nisan 1953 günlü 5. sayısından aldığım düşüncelere bugün de katılıyorum. Üniversite fikrinin mahiyeti icabı bir bütünlük demek olduğu belki de hatırlatılmak istenecektir. Başka yerlerdeki örnekleri bir yana, bizim özel şartlarımızın, ilimden medet uman ve cevap bekleyen meselelerimizin bizi aynı şehirlerde kurulacak fakültelere, araştırma merkezlerine götürmekte olduğu bir gerçektir. Kars'ın, Van'ın, Elazığ'ın, Diyarbakır'ın ve belki de öteki şehirlerin Erzurum'la birlikte üniversitenin nimetlerinden faydalanmasını yürekten dilerim. Erzurum'da atılmakta olan ilk adım, bu dileğin gerçekleşmesi imkânını da birlikte getirmektedir. Atatürk'ü yitirdiğimiz 1938 yılından bu yana belki de ilk defa anma törenlerinin en büyüğünü onun büyük adını taşıyan üniversiteyi Erzurum'da açarken yapmış oluyoruz. Atatürk'ün beylik sözleri, birbiri ile bağdaşmaz davranışlara, üstü kapalı hücumlara reva gördüğümüz aziz hatırası bu adımla biraz olsun umduğuna yaklaşıyor. Kendisini sevmenin, yolunda yürümenin, izini bulmanın umudunu diriltiyor. Atatürk Üniversitesi'ni, kuruluşunu gerektiren ödevleri gerçekleştirmek yanında, taşıdığı adın kendisine yüklediği bir ödevin de beklemekte olduğunu sanıyorum. Bu ödev, adını taşıyan üniversitenin çatısı altında Atatürk'ün ve eserinin bilimsel anlayışla incelenmesidir: Bir yandan Atatürk ve devrimle ilgili yayınları, vesikaları toplamak, tez konularını Atatürk'e ayırmak ilk adım olabilir. 1919 yılında toplanan Erzurum Kongresi'nin ruhu ile ruhlanacak bir üniversiteden bu konuda çok şeyler beklemek hepimizin hakkıdır. ATATÜRK'Ü ANLAMAK VE TAMAMLAMAK ''Siyasi cidallerin çoğu basittir. Fakat içtimai mesai her vakit için müsmirdir. bizim münevverlerimiz buna çalışmalı. Neden Anadolu'ya gelip uğraşmazlar? Neden milletle doğrudan doğruya temasta bulunmazlar? Memleketi gezmeli, milleti tanımalı, eksiği nedir görüp göstermeli. Milleti sevmek böyle olur. Yoksa lafla muhabbet fayda vermez.'' MUSTAFA KEMAL (Ekim 1919) ''Varlık Yılığı 1964'' için ''Ölümünün bu yirmi beşinci yıldönümünde, Atatürk'ün çağdaş uygarlık düzeyine çıkabilmemiz için bize çizdiği yolun neresindeyiz. Büyük önderin dilekleri sizce gerçekleşmiş midir. Gerçekleşmediği kanısındaysınız bunun nedenleri neler ve sorumluları kimlerdir'' sorularını şöyle cevaplandırmıştık: ''Çağdaş uygarlık düzeyine çıkan yolun neresinde olduğumuzu söylemek güçtür. Çağdaş uygarlık düzeyinde olan toplumlarla olmayan toplumlar arasında yapılacak kıyaslamalarda ele alınacak ölçülere göre değişik sonuçlara varmak mümkündür. Biçim benzerlikleri ve aynı kelimeleri özdeş kurumlar için kullanmakta olduğumuz sanısı objektif bir kıyaslamayı yetesiye güçleştirmektedir. Dünyada olup bitenlere sırtını çevirerek kendi kendisini tekrara yönelen toplumumuz için, gerçek dışı zorlamalar olumlu bir sonuç vermeyince, kurtuluşu (bile bile lades) lerde aramak eğilimi güç kazanmaktadır, denebilir. Atatürk'ü anlamak basamağına henüz ulaşamamış olan toplumumuz, Atatürk'ü tamamlamak için zorunlu olan hamleyi elbette gösteremez. Sorumlulara gelince; yanlış Atatürk yorumcuları ile Atatürk goygoycularının, Atatürk'e karşıt olanlardan daha çok bu sorumlulukta payı olduğunu sanmaktayım.'' (1). Atatürk'ü anlamak, Atatürkçü akımın temeline inmeyi zorunlu kılar. Bu temel nedir? Atatürk, ''İstiklâl-i tam, bizim bugün, deruhte ettiğimiz vazifenin ruhu aslisidir'' derken Atatürkçülüğün üzerine bina edildiği temeli dile getirir ve ''istiklâli tammımızın temini ve idamesi'' için ''siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, harsi ve ilah...'' alanlarda bağımsızlığımızı gerekli sayar. Ona göre, bunların herhangi birinde istiklâlden mahrumiyet, bütününden mahrumiyet demektir. Görüldüğü gibi Atatürk bir ''Bağımsızlık Savaşçısı''dır. Sadece söz konusu ettiği alanlarda bağımsızlık savaşçılığı etmekle kalmaz, daha da önemlisi düşüncenin bağımsızlığını şart koşar. Aklın üzerinde sulta kuran hurafelere, inanışlara ve kurumlara karşı oluşu sebepsiz değildir. Atatürk'ü anlamanın bir yanı onun bağımsızlık savaşçılığı ise öteki yanı da gerçekleştirdiği devrimlerin bütünlüğüdür. En büyük eseriniz hangisidir? sorusuna verdiği şu cevapta bu düşünce açık ve seçik olarak ifade edilmiştir: ''Benim yaptığım işler biri diğerine bağlı ve lüzumlu olan şeylerdir.'' Toplum olarak Atatürk'ü anlamak basamağına henüz ulaşamadığımızı söylerken ''istiklâl-i tam'' ve ''Türk Devrimi'nin bütünlüğü'' anlayışında açılan gediklere işaret etmek istemiştik. Bu gedikler Atatürk'ü tamamlamak meselesini ortaya çıkarmaktadır. Kurtuluş Savaşı sonrası düzeyine yeniden ulaşmak için Atatürk'ü tamamlamanın yanı sıra, Türk Devrimi'nin gerçekleştiremediği hedeflere ulaşabilmek için de Atatürk'ü tamamlamak söz konusudur. . Atatürk'ü tamamlamanın ilk anlamı ''istiklâl-i tam'' ve ''Türk Devrimi'nin bütünlüğü'' anlayışında açılan gedikleri kapatmaktır. Bu davranış Atatürkçülüğe yeni bir şey katmayacak, onu eski düzeyine kavuşturacaktır. Yeni bir ''Kuvay-ı Milliye ruhu''na muhtaç olduğumuzu ileri sürenler bunu söylemek istiyorlar. Atatürkçülüğü eski düzeyine ulaştırmak yetmez, eksik kalan yanlarını tamamlamak da gerekir. Atatürk'ü tamamlamanın asıl anlamı Türk Devrimi'ne yeni katkılarda bulunmaktır. ''Benim müstesna olduğuma dair bir kanun yoktur'' diyen Atatürk kendi eksiklerini dile getirmekten de çekinmez. Konuşmalarından birinde, ''Ben çok içtimaiyat ile meşgul olmadım'' der. İktisadi meseleler karşısındaki durumunun da aynı olması olağandır. Müstesna bir sezişle ortaya koyduğu bazı meselelerin gerçeklik kazanamamış olması çevresinin ve o günkü Türkiye koşullarının da bir sonucu olmuştur. Kendisinin de belirttiği gibi, ''Biz daha çok hatveler atmak mecburiyetindeyiz.'' Türk Devrimi'nin ilkelerinden biri olan devrimcilik, katılaşmış bir toplum düzeni yerine yeni oluşlara açık bir anlayışı zorunlu kılar. Dinamizmini yetirerek kendi üzerine kapanmak Atatürkçülüğü donmuş kalıplar haline getirir ve yaşama gücünü zayıflatır. Batılı bir toplum olmak ve halkın mutluluğunu daha ileri bir düzeye çıkarmak, değişen dünya koşulları içinde, Atatürk'ün sürekli bir ülküsü idi. Bu ülküye bel bağlayan genç kuşaklar ve düşüncede genç kalanlar için Atatürk'ü tamamlamamın yolu daima açıktır. ''Bugüne kadar istihsal eylediğimiz muvaffakiyet, bize ancak terakki ve medeniyete doğru bir yol açmıştır. Yoksa terakki ve medeniyete henüz isal etmiş değildir. Bize ve ahfadımıza vazife bu yol üzerinde tereddütsüz ilerlemektir.'' (Ağustos 1923) (*) . ''Sen ölmedin'' edebiyatı ile Atatürkçülüğe ve Türk milletine yararlı olunamaz. Atatürk'e yapılacak kötülüklerin en büyüğü onu bir evliya haline getirmektir. Basmakalıp, şekilci ve çıkarcı Atatürk sevgisi artık yerini gerçekçi, tenkitçi ve tamamlayıcı çalışmalara bırakmalıdır. Atatürk sömürücülüğüne bir son verilmelidir. Yazımızın başına aldığımız cümlelerinin son ikisindeki ''millet'' kelimesi yerine ''Atatürk'' kelimesini koyarak bir daha okumalı ve düşünmeliyiz. Şurasını unutmamalıyız ki, Türk milletinin hayatında Atatürk bir fasıl değil, yeni bir başlangıçtır. Onun öncülük ettiği eser eksiksiz olmadığı gibi tamamlanmış da değildir. Genç kuşakları bekleyen en önenli görev bu ''başlangıç''ı sürdürmektir. ATATÜRK VE ''MAZLUM MİLLETLER'' Atatürk'ün konuşmalarında ''mazlum milletler'' sözünün ilk kullanılışı 3 Ocak 1922'de, Ukrayna Cumhuriyeti Olağanüstü Temsilcisi General Frunse'nin şölenindedir. Birinci Dünya Savaşı'nın bütün insanlığın düşüncesinde önemli izlenimler bıraktığını ve Afrikalıları savaş içinde yakından tanıdığını belirttikten sonra Mustafa Kemal Paşa şunları söyler: ''Müstevliler ve onların mütecaviz orduları kendilerini hiç bir vakit tazyikten hali kalmadı. Fakat bu tazyik ne kadar kuvvetli olursa olsun bu büyük fikir hareketine karşı duramayacaklardır. İnsanlığa müteveccih fikir hareketi ergeç muvaffak olacaktır. Bütün mazlum milletler zalimleri bir gün mahv ve nâbut edecektir. O zaman dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendine yakışan bir haleti içtimaiyeye mazhar olacaktır.'' (2). Aynı yılın 7 Temmuzu'nda yaptığı bir başka konuşmasında Türkiye'nin giriştiği Kurtuluş Savaşı'nın evrensel anlamına değinirken de dedikleri şunlardır: ''Türkiye'nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün Şark'ın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan Şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir. Türkiye şimdiye kadar mevcut tarih kitaplarının icabatını değil, tarihin hakiki icabatını takip edecektir.'' (3). Afrika ve Asya uluslarının Türkiye'nin açtığı çığırdan mutlaka geçeceklerine yürekten inanan Atatürk, daha 1933 Martı'nda, uzak görüşlülüğün ve çağdaş dünya anlayışının en değerli belgeleri arasında sayılması gereken şu konuşmayı yapmıştı: ''Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan, bütün Şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklâl ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz ki terakkiye ve refaha müteveccih vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün mânilere rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır. Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiç bir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hâkim olacaktır.'' (4). Atatürk'ün 21 Haziran 1935'te Gladys Baker'e verdiği demeci, bugün de dünya sorunlarının çözümünde göz önünde bulundurulması gereken genel bir ilke olarak nitelememiz gerekir: ''Eğer devamlı sulh isteniyorsa insan kitlelerinin vaziyetlerini iyileştirecek beynelmilel tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın heyet-i umumiyesinin refahı, açlık ve tazyikin yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları haset, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde terbiye edilmelidir.'' (5). Atatürk'ün ''mazlum milletler'' kelimeleriyle dile getirdiği tarihsel gerçek, günümüzde yaygınlıkla ''az gelişmiş ülkeler'' veya ''üçüncü dünya'' gibi terimlerle anlatılmaya çalışılan büyük dünya sorununun göbek adıdır. Böylece Atatürk, eylemde olduğu kadar düşüncede de bir çığır açıcı olarak dünya sahnesine çıkmaktadır. Gerek sağlığında, gerek ölümünden sonra yapılan yayınlarda Atatürk'ün tarihe yön veren büyük ıslahatçılar, devlet kurucuları ve şeflerle karşılaştırıldığı görülür. Saint Etienne, Gustave Wase, Büyük Pierre (Deli Petro) ve Lenin onunla birlikte en çok anılan adlar arasındadır. (6) Yakın tarihin, hayatları dramatik biçimde sona eren iki şefinden biri kendisi için ''Milano Ankara'sının Mustafa Kemal'i'' derken Hitler de ''Onun ilk talebesi Mussolini, ikinci talebesi de benim'' der (7). Öte yandan, Asya'da ve Afrika'da ulusal kurtuluş savaşlarını başarıya ulaştıran devletadamlarından bazılarının da Atatürk'ün etkisi altında kaldıkları bilinmektedir. 1963 yılında Pandit Nehru ''Kemal Paşa, gençlik günlerimde, benim kahramanımdı... O, Doğu'da modern çağın yapıcılarından biridir. Onun en büyük hayranları arasında bulunmakta devam ediyorum'' diyordu. (8) Tunus Devlet Başkanı Habib Burgiba ise 1965 yılında şunları söylemiştir: ''Sakarya Savaşı, Sakarya zaferi yirmi yaşımın en kuvvetli hatırası olmuştur. O zamanlar kendi kendime diyordum: Acaba ben de ulusumu böylesine seferber edemez miyim, onun ruhuna bu kurtarıcı hamleyi, bu dizgin tanımaz ihtirası aşılayamaz mıyım?'' (9) Buna benzer örnekler çoğaltılabilir. Yapılan karşılaştırmaların doğru yanlarının yanı sıra yakıştırma yanları da bulunabilir. Fakat bütün benzetme ve etkilenmelerde ulusal bağımsızlık, onur içinde yaşama ve bir toplumun alınyazısını değiştirme iradesi gibi ortaklaşa yanlar vardır. Cezayir'in özgürlüğü için savaşanların ceplerinde ''Kurtuluş Savaşı Mustafa Kemal'inin resimleri'' ne rastlandığını herkes bilir (10). Daha dünkü Pakistan - Hindistan çatışmasında adı geçen ''Kemal Atatürk Taburu'' (11) benzeri olayların en yenisidir, ama sanırım sonuncusu değildir. Türk Devrimi'ni, Fransız Devrimi kadar önemli ve etkili sayanlar vardır. Gerçekten, başta Müslüman ülkeler olmak üzere Asya ve Afrika ulusları siyasal bağımsızlıklarını elde edebilmek için savaşmak ve toplumu yenileştirmek zorunluluğunu geniş ölçüde Türklerden öğrenmişlerdir. Türkiye'nin savaşımı (mücadelesi) onlar için bir özlem olduğu denli bir umut ve inanç kaynağı da olmuştur. Ne var ki iktisadi bağımsızlıkla perçinlenmeyen siyasal bağımsızlıkların amaca ulaştıramayacağı çok geçmeden anlaşılmış, bu da yeni bunalımların, arayış ve artışların konusu olmakta gecikmemiştir. Yeni sömürgecilik adı verilen bu bağımlılık biçiminde askerlerin ve silahların yerini kültürel yakınlaşma, çıkar uyuşması ve dayanışma biçimine sokulmuş ''şekerli haplar'' almıştır. Bunun içindir ki az gelişmiş ülkeler iki başlı bir kurtuluş savaşının içindedirler. Atatürk'ün ölümü üzerine bir Çin gazetesinde yer alan şu satırların aradan geçen 27 yılla daha da güçlenen gözlemi çok yerindedir: ''Onun sayesindedir ki, Çin'den Tuna havzasına kadar bütün milletler, aynı idealin etrafında kardeşçesine birleşmişlerdir. Bu ideal şudur: Hürriyeti ve milli istiklali emperyalistlere ve ecnebi müstevlilere karşı her ne pahasına olursa olsun müdafaa etmek ve asri bir devlet vücuda getirmeye çalışmak. Büyük ölü, bu iki işin birincisini tamamıyla ve ikincisini de kısmen yapmıştır.'' (12) Bizim de katıldığımız bu görüş günümüz Türkiye'sinin Atatürk'ü anlamak ve tamamlamak sorunu ile karşı karşıya getirmiştir (13). Çeşitli bakımlardan az gelişmiş ülkeler arasında bulunan Türkiye'nin, Asya ve Afrika uluslarını etkileyen şahlanışına karşın, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşabilmesi için çözümlemesi gereken güçlükleri vardır. Güçlüklerin çözüm yolu ''gerçek Atatürk''ten geçmekte ve en güzel anlatımını onun şu sözlerinde bulmaktadır: ''Bundan sonra pek mühim zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zaferler süngü zaferleri değil, iktisat ve ilim zaferleri olacaktır. Ordumuzun şimdiye kadar istihsal ettiği muzafferiyetler memleketimizi halâs-ı hakikiye sevketmiş sayılmaz. Bu zaferler ancak müstakbel zaferimiz için kıymetli bir zemin hazırlamıştır. Muzafferiyat-ı askeriyemizle mağrur olmayalım. Yeni ilim ve iktisat zaferlerine hazırlanalım.'' (13a) Türkiye'nin bunalımlardan kurtulması, başarıya ulaştırdığı Kurtuluş Savaşı'nı yeni bilim ve iktisat utkularıyla sürdürmesine bağlıdır. Mazlum milletlere umut ışığı olan Türkiye'nin kendisini geride bırakanlardan yol yordam öğrenmesi kadar incitici ne olabilir? Atatürk'ü anlamaya ve tamamlamaya bakmalıyız. (*) ''Az gelişmiş ülkeler topluluğunu anlatmak için kullanılan ''Üçüncü Dünya'' kelimesinin yaygınlık kazanması gerçi 1955 yılında toplanan ''Bandoeng Konferansı''na bağlanabilir. Fakat, sömürgecilik dönemini geride bırakarak ''milli uyanış'' basamağına ulaşan ya da ''müstevli''leri ülkelerinden atmak için silaha sarılan ''Üçüncü Dünya''yı nitelemek için çok önceleri kullanılan ''mazlum milletler'' terimi Mustafa Kemal'e aittir. Bunun içindir ki günümüzde sık sık kullanılan az gelişmiş ülkeler teriminin göbek adı Atatürk tarafından konulmuştur, diyoruz. Atatürk Türkiye'sinin ''Üçüncü Dünya'' ile ilişkileri kötü bir dönemden de geçmiştir. Son yıllardaki yeni belirtilere rağmen bu kötü dönemin izlerinin tamamen silindiğini söylemek maalesef mümkün değildir. Cezayir'in özgürlüğü için can verenlerin koynundan ''Kurtuluş Savaşı Mustafa Kemal'inin resimleri'' çıkarken Birleşmiş Milletler'deki Türk delegasyonu oyunu ''mazlum milletler'' aleyhine kullanmakta idi. Bu tutumun yankıları kadar tahribatı da büyük olmuştur. az gelişmiş ülkeler açısından Türkiye'nin önderliği bugün tartışma konusudur. Atatürk'ün özlemi gerçekleşmiş, gün nasıl ağarıyorsa ''mazlum milletler'' de uyanmışlardır, özgürlüklerini kazanmaktadırlar. Ne var ki, iktisadi bağımsızlıkla perçinlenmeyen kurtuluş savaşlarının amaca ulaştıramayacağı çok geçmeden anlaşılmıştır. ''Üçüncü Dünya'' şimdi de ''yeni sömürgecilik'' (14) karşısında verdiği savaşların içindedir.''
|
|