|
4) Son yıllarda “Hızlı sanayileşme” veya “Ağır sanayi ku- rulması sloganları ile yürütülen yatırım politikası, yurdumu- zun birçok yerinde plansız programsız yatırımlara başlanılma- sı şeklinde ortaya çıkmış ancak bu esasen uzun vadeli yatırım- ların hiçbirisi tamamlanarak üretime sokulmamıştır. Söz ko- nusu yatırımlar için büyük iç ve dış kaynak kullanıldığı hal- de sonuçta bir üretim gerçekleştirilmemesi, yürüyen enflasyo- nu çılgınca koşmaya başlatmıştır. Geçtiğimiz dönemde enflas- yonu hızlandıran faktörler arasında, kuşkusuz ülke için yarar- lı ancak enflasyon dönemlerinde ihtiyatla uygulanması gere- ken Boğaz Köprüsü gibi bayındırlık yatırımlarının da büyük rolü vardır. Bu tür projeler piyasaya milyarca liralık satınalma gücü çıkarırlar ama bu milyarların satın alabileceği herhangi bir mal üretmezler. Enflasyonun nedenleri konusundaki bu görüşler kuşkusuz tartışmalıdır ve yanlış olabilir. Ancak son yıllarda enflasyona bu tür nedenler arandığına pek tanık olmadığımı üzülerek be- lirtmek isterim. Ekonomik ve dolayısıyla politik yaşantımızı yöneten egemen güçler enflasyon konusunda bir tek neden ve bir tek suçlu bulmuşlardır ve devamlı bunu işlemektedirler. Onlara göre neden, “Toplu sözleşmeler” suçlu ise “Sendikalı işçidir.” Oysa enflasyondan “Toplu sözleşmeleri” sorumlu tutmak için işçi ücretlerindeki artışların enflasyon oranını ve verimli- lik artışlarını aştığını kanıtlamak gerekir ki ben bu işi başara- bilen bir bilimsel çalışma hatırlamıyorum. iki Öneri Enflasyon gibi dev bir sorunun bir makale ile çözümü için reçete yazmak iddiasında değilim. Ancak yine de son söz ola-80 rak ve tartışmaya açmak üzere iki öneri getirmek gerektiğini duyuyorum. 1) Yeni yatırımların gerçekleştirilmesinden çok mevcut ka- pasitelerin tam olarak devreye sokulmasına ve dolayısıyla üre- timlerin çok acele artırılmasına öncelik verilmelidir. Ödeme- ler dengesi sorununu çözmeye dönük önlemler genellikle enf- lasyonist etkili olmakla beraber sanayiimizin durmasına yol açan ithalat tıkanıklıklarının giderilmesi açısından, bu soru- nun çözülmesi, acil zorunluluktur. 2) Yatırımlarda bu aşamada, uzun vadeli büyük projeler- den çok, bir iki yılda tamamlanıp üretime sokulabilen tarım sanayii gibi sanayi yatırımlarına öncelik verilmeli ve her şey- den önce başlatılmış yatırımlar tamamlanmalıdır. Kuşku yok ki gerçek sanayileşmenin ancak ağır sanayinin kurulmasıyla gerçekleşeceğine biz de inanıyoruz. Bu nedenledir ki bu aşama için önerdiğimiz sanayileşme ti- pi, bir sanayileşme modeli değil, anti enflasyonist bir önlem- dir. Cumhuriyet, 6 fiubat 198081 Maliye’de görevliyken, bir kaç kere Karadeniz turnesine gittim. Her seferinde üç-dört ay kalmıştım. Daha sonra, Karadeniz Bakır işletmeleri Genel Müdür Yar- dımcısı olarak da bir çok kez yine gittim. Samsun-Sarp arasını, karış karış bilirim. Ne yeşil, ne güzel bir kıyı şerididir. Sarp’taki köprüden Sovyet topraklarını ilk kez gördüğüm- de, bayağı heyecanlanmıştım. Karadeniz deyince akla ilk gelen hamsidir kuşkusuz. Bir de mısır ekmeği.. Hamsiden yapılmış birçok yiyecek tattım. Bence en güzeli, “hamsi kuşudur”. Bir de daha çok Ordu’da yediğim, iri istavritler, ilk gördü- ğümde palamut sanmıştım. fiimdilerde Karadeniz’de, kalkandan sonra hamsinin de kö- kü kurudu.. Pek çok balıkçı ailesi perişan. Kimileri teknesini Van gölüne götürüyor, kimileri izmir’e.. Temel neden, deniz kirliliği kuşkusuz. Baş sorumlusu da efsanevi Tuna yoluyla, uygar Avrupa.. Karadenizli Trolcüler82Peki ama; “Trolcü Temel Reis’in” hiç mi suçu yok, artık “hamsi kuşu” yiyemeyişimizde? Gazetelerde okudum; izmir Körfezi’ne üşüşen, Karadeniz- li trolçüler, dibi tarayarak, yavru demeden yumurta demeden balık avlıyorlarmış. Sahil güvenlik botlarını görünce milyonlarca lira değerin- deki ağlarını kesip, kaçmışlar. Ne de olsa, üç yıla kadar hapis var ucunda. Ağlara yazık da Körfez’imize yazık değil mi? “Uy Karadeniz’de hamsiyu tücettiniz da, sıra Çörfez’a mı celdu da?” Ey Karadenizli trolcüler, Körfez’imizi biz izmirliler, yete- rince öldüremedik de, siz yardıma mı geldiniz? Yazılarımda, balıktan çokça söz ettiğimin farkındayım el- bet.. Buna bakıp beni boğazına düşkün sananlar da olabilir kuş- kusuz. Hayır boğazıma düşkün değilim. balık severim de, yeme- sem de olur.. Balık benim için “denizin” simgesidir. Bol balık çeşit çeşit balık, yaşayan denizin kanıtıdır. Yaşam denizlerde başladı. Yaşamın tam kendisidir, Deniz. Cumhuriyet, 5 Haziran 1991 838485 Azgelişmişlik Bilindiği üzere, Dünya ülkeleri arasında, zenginlik düzey- leri açısından, önemli farklılıklar vardır. Bu ülkelerden zengin olanlarına gelişmiş, fakir olanlarına ise azgelişmiş veya geliş- mekte olan ülkeler, denilmektedir. Böylelikle de; fakir ülkelerin zengin ülkelere yetişmek, ya- ni kalkınmak gibi bir sorunları olduğu belirtilmektedir. Azgelişmişlik, mutlak değil, nisbi bir kavramdır. Ülkeler arasında, önemli zenginlik farklılıkları olmasa azgelişmişlik diye bir kavram olmazdı. Gerçekten bundan 100 yıl önce, bugünün ülkeleri, bugü- nün bazı gelişmekte olan ülkelerinden bile, daha geri bir dü- zeyde oldukları halde, bu ülkelerde, az gelişmişlikten ve kal- kınma gereğinden, söz edildiğine rastlanmamaktadır. Kalkınma nedir? Kalkınmış-geri kalmış ülke ayrımında; – başlıca sektörlerin milli gelirdeki payları, – çalışan nüfusun başlıca sektörlere dağılımı, – şehirleşme oranı, – çeşitli malların fert başına tüketim miktarı gibi ölçüler de kullanılmakla beraber en çok kullanılan ölçü, fert başına dü- şen milli gelir, ölçüsüdür. Kalkınma Sürecinde Tarımın Yeri86 Dolayısıyla, kalkınmayı da fert basına düşen milli gelirin devamlı ve reel olarak artması, biçiminde tanımlamak, yanlış olmaz. Kalkınmada, tarıma öncelik verilmesini savunan görüşler de bulunmakla beraber, genel olarak kalkınma ile sanayileşme kavramları, eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Bunun başlıca nedenleri, sanayi sektöründe iş sahası yarat- ma olanaklarının sınırsız oluşu ile dünya ticaretinde, ticaret hadlerinin, devamlı olarak sanayi ürünleri lehine, tarım ürün- leri aleyhine değişmesidir. Kalkınma ile sanayileşme kavramlarının eş anlamda oldu- ğunu söylerken, kuşkusuz ki, tarımsal gelişmeden vazgeçil- mesini kastetmiyoruz. Tam aksine, aşağıda belirteceğimiz üzere, tarımsal gelişme, sanayileşmenin rakibi değil, ön koşu- ludur. Esasen, bugünün gelişmiş ekonomileri sanayi devrimlerini başarmadan önce, bir tarım devrimi aşamasından geçmişler- dir. Başka bir deyişle, ekonomik kalkınmada tarım sektörü, diğer sektörlerin gelişmesinden önce kalkınmış ve ikinci ve üçüncü sektörlerin gelişmesinde, yardımcı olmuştur. Tarım sektöründe kaydedilen bu gelişme, toprak reformları ile baş- lamış ve önce ekstantif tarım, sonra modern ve makinalaşmış entansif tarım şeklinde, kendini göstermiştir. Kalkınma Sürecinde Tarımın Yeri Kalkınma, bir sermaye birikimi sürecidir. Ülke nüfusunun bir bölümünün sermaye birikimi işlerinde çalışabilmesi için, bunların cari tüketim gereksinimlerinin nüfusun geri kalan kısmı tarafından karşılanması gerekir. Geri kalmış ülkelerde, tüketim mallarının en önemli bölü- münü, gıda maddeleri oluşturduğundan tarım sektörünün, kalkınmada özel bir önemi ve rolü bulunmaktadır.87 Gerçekten, insanlar ancak tüketmek zorunda oldukları gı- da maddeleri, başkaları tarafından üretildiği ölçüde, yatırım işlerinde çalışabilirler. Bu olanak da tarım sektöründe, adam başına verimin arttı- rılması ile sağlanabilir. Örneğin, tarım sektöründe çalışan bir kişi, üretimi ile ken- disinden başka, bir kişiyi daha besleyecek kadar üretim yapa- biliyorsa, o ülkede nüfusun yarısı tarım dışı sektörlerde ve bu arada yatırım işlerinde çalışabilecek demektir. Dolayısıyla, sermaye birikiminin en önemli kaynağının, ta- rımsal ve verim artışı daha doğrusu bunun sağladığı tarımsal artık olduğu söylenebilir. Tarım sektörünün, iktisadi kalkınmadaki diğer fonksiyon- ları da şöyle sıralanabilir; 1) Sanayi sektörü, üretimde bulunabilmek için hammad- deye gereksinim duyacaktır. Kalkınma süreci içinde, giderek artacak olan bu gereksinimi, karşılayacak olan sektör önemli ölçüde tarım sektörüdür. 2) Azgelişmiş ekonomilerde ihracat ürünleri geniş ölçüde gıda maddeleri ile hammaddelerden oluşmaktadır. Dolayısıy- la yatırım malları ithalatı için gerekli döviz gereksiniminin kaynağını, özellikle başlangıçta, tarım sektörü oluşturacaktır. 3) Ekonomik kalkınma, bir açıdan fabrikalarda işçi çalış- tırmak demektir. Dolayısıyla sanayileşmeye paralel olarak, ge- lişen sektörlere işgücü sağlamak önemli bir sorundur. Sanayi sektörünün işgücü kaynağını da yine tarım sektörü oluşturacaktır. Bunun için yukarıda da belirttiğimiz gibi, ta- rım sektöründe, verimliliğin arttırılması gerekmektedir. 4) Az gelişmiş ekonomilerde, toplam tasarrufların azlığı kadar mevcut tasarrufların yatırımlara gitmeyişi de önemlidir.88 Bunun önemli bir nedeni, talep darlığıdır. Tarım sektörü- nün geliştirilmesi halinde, bu sektörde, sanayi ürünlerine kar- şı bir talep yaratılarak sanayi yatırımlarının arttırılması sağla- nabilecektir. 5) Geri kalmış ülkelerde, başlangıçta mevcut tek önemli sektör tarım sektörüdür. Tarım dışı sektörler, tarihi siyasi, ekonomik ve sosyolojik nedenlerle gelişememişlerdir. Ekonomik kalkınma, finansmansız gerçekleştiremeyeceği- ne göre, bu ekonomilerde tarım sektörü, iktisadi kalkınmayı, finanse etmek zorundadır. Ekonomik kalkınma; bu nedenle de önemli ölçüde tarım sektöründe, prodüktivitenin arttırılmasına ve gelir düzeyinin yükseltilmesine bağlıdır. Özellikle belirtmek gerekirse, kalkınma süreci, bir anlam- da tarım sektöründen sanayi sektörüne kaynak aktarma süre- cidir. Başka bir deyişle, sermaye birikiminin temel kaynağı, ta- rım sektöründe yaratılan artık değerdir. Tarım sektöründen, tarım dışı sektörlere kaynak aktarma- nın başlıca yöntemleri, şunlar olmuştur. 1- Vergilendirme, 2- Tarım ürenleri ile sanayi ürünleri arasındaki ticaret had- lerini, tarım ürünleri aleyhine değiştirmek. 1- Vergilendirme Yöntemi Tarımın vergilendirilmesinde; özelikle Türkiye gibi, kırsal kesimde, okuma yazma oranının düşük olduğu, küçük işlet- melerin egemen bulunduğu geri kalmış ülkelerde tarımın vergilendirilmesi, teorik ve pratik güçlüklerle karşı karşıyadır.89 Gerçekten, Cumhuriyet dönemimizde, arazi, hayvanlar ve yol vergisi denemelerine rağmen, tarım sektöründen ciddi bir vergi hasılatı sağlanamamıştır. Son yıllarda yürürlüğe konan ve tarım ürünlerinin satışı sı- rasında üreticiden stopaj suretiyle alınan vergi ise; hasılat açı- sından verimli olsa bile son derece adaletsiz bir uygulamadır ve yürürlükten kaldırılmalıdır. Çünkü bu vergi, kârdan değil satış hasılatından kesildiği için üretici, zararına bile satış yapsa, vergi ödemek zorunda kalmaktadır. %30 kâr haddine göre yaptığı satışta ise; %7 stopajda, ver- gi oranı %43 olmaktadır. Oysa, sermaye gelirinden alınan ver- ginin oranı %10’dur. 2- Ticaret Hadlerini Kullanma Yöntemi Türkiye’de tarımdan diğer sektörlere kaynak aktarımı için temelde, tarım ürünleri fiyatlarını sanayi ürünleri fiyatlarına göre düşük tutmak, yöntemi kullanılmıştır. 1980 öncesinde, tarım ürünleri fiyatları, sanayi ürünleri fi- yatlarına göre, düşük tutulmakla birlikte, aralarındaki oran yani ticaret hadleri, az çok istikrarını korumuştur. 1980 sonrasında ise; bu denge çılgınca bozulmuştur. Örneğin 1980-1986 döneminde tarımsal üretim girdi fiyat- ları, 22 kattan başlayıp 35 ila 60 kat arttırılırken ürün fiyatla- rındaki artış, en çok 17 ve ortalama 13 kat olmuştur. Dolar bazında işçi tarımsal ürün fiyatları düşürülmüştür. Örneğin, 1980 yılında 106 cent olan pamuk fiyatı, 1986 yılın- da 42 cente, 3.5 Dolar olan zeytinyağı fiyatı ise, 1 Doların al- tına indirilmiştir. 1986-1987 döneminde, durum daha da kötüdür. işin ilginç yanı, sağ iktidarlar tarafından, tarımın örgütlü90 ve düzenli biçimde sömürülmesi için üretici köylünün biricik demokratik-ekonomik örgütü olan kooperatiflerin, özellikle tarım satış kooperatiflerinin kullanılmış olmasıdır. Sağ iktidarlar yönetimindeki tarım satış kooperatifleri; ih- racatçının ve tüccarın istekleri doğrultusunda belirlenen, dü- şün taban fiyatları üzerinden aldıkları ürünü, işleyip depola- dıktan sonra, bedelini bile almadan, teminat mektubu karşılı- ğı tüccara vermişler, onları alım-depolama ve işletme giderleri ile stoklama gider ve risklerinden koruyarak, büyük karlar sağlamalarına, yardımcı olmuşlardır. Biz buna “kooperatifle- rin özel sektörün depoculuğu görevi” diyoruz. Tarımdan sanayiye kaynak aktarımı işlemi söz konusu hangi yöntemle yapılırsa yapılsın sonuçta tarım dışı sektörler, tarım sektörünü sömürmüş olacaktır. Ancak, yukarıda da belirttiğimiz gibi kalkınmanın da ta- rımdan sanayiye kaynak aktarmaktan başka yolu yoktur. Burada, üzerinde önemle durulması gereken nokta; tarım sektörünün diğer sektörler tarafından sömürülmesi olayının, zorunlu olarak, üretici köylünün de sömürülmesi, anlamına gelmeyebileceğidir. Başka bir deyişle, tarımdan sanayiye kaynak aktarma işle- mini, üretici köylüyü sömürmeden de gerçekleştirmek müm- kündür. Bunun yolu; SiViL TOPLUM örgütlenmesinden yani eko- nominin de demokratikleştirilmesinden geçmektedir. Ekonominin demokratikleşmesi, üretim araçları mülkiye- tinin yaygınlaşması ve fabrikaların devletin ve özel sektörün değil üreticilerin, işçilerin malı olması, üretimin yanında, tü- ketimin de kooperatifleşmesi demektir. Üretim ilişkilerinin özüne dokunmayan, bir devletçilik an- layışı, devlet kapitalizminden başka birşey değildir.91 Devletin ekonomide güçlenmesi, özellikle sağ yönetimler döneminde, kapitalizmin de güçlenmesi ve emekçi yığınların daha fazla ezilmesi sonucunu vermektedir. Bu nedenle, sosyal demokratlar devletçiliği değil, üretim araçları mülkiyetinin yaygınlaştırılmasını, ekonominin de- mokratikleştirilmesini, yani SiViL TOPLUM örgütlenmesini savunmak, başka bir deyişle, sömürü düzenine karşıtlıklarını sivil toplum örgütlenmesi ile somutlaştırmak durumundadır. Sivil toplum örgütlenmesinin en önemli bir aracı tarımsal amaçlı demokratik üretim kooperifçiliğidir. Üretici köylünün sömürülmesini gerektirmeyen bir sanayi- leşme için, herşeyden önce, tüm üreticiler demokratik üretim kooperatiflerinde örgütlenmelidir. Devlet yönetici değil, etkin bir denetleyici ve yol gösterici olmalıdır. Devlet, hangi yörede hangi ürünün ne kadar üretileceğini belirlemek üzere, merkezi bir tarımsal üretim planı hazırlama- lıdır. Devlet emredici değil, yol gösterici ve yönlendirici bu pla- na uygun olarak yapılan tüm üretimi, sonuna kadar destekle- melidir. Böyle bir düzende, demokratik üretim kooperatifleri; ÜRET-ifiLET-SAT ilkesi doğrultusunda, ürettikleri tüm ürü- nü kendileri işleyip, işledikleri tüm ürünü kendileri pazarla- malıdır. Böylelikle, tarımsal üretim kalkınmanın gereklerine uygun bir düzene kavuşarak artacağı gibi tarımda yaratılan artı değer aracıların değil, üretici köylülerin örgütleri elinde toplanacak- tır. Büyük olasılıkla bir artı değer; öncelikle kooperatiflerin, kendi ürünlerini işleyecekleri, işletmeleri edinmelerinde kul-92 lanılacaktır. Örneğin, tütün sektöründeki kooperatif veya bir- likler kendi tütünlerini kendileri işlemek üzere, kendi sigara fabrikalarını kuracaklardır. Daha sonra çeşitli kooperatif birlikleri, kullandıkları trak- törü, gübreyi, tarım ilaçlarını üretmek üzere, biraraya gelip, sanayi yatırımlarına da girişebileceklerdir. Aynı oluşumun, tarım dışı sanayi yatırımları konusunda gerçekleşmemesi için hiçbir neden yoktur. O halde, son bir aşama olarak, üretim ve tüketim kooperatif birlikleri ile işçi sendikalarının birleşerek ellerinde biriken fonları, ağır sanayi yatırımlarını gerçekleştirmek için kullanmaları neden müm- kün olmasın? Mülkiyeliler Birliği Dergisi, Mayıs 199193 Sosyalist ekonomik modelin, yakın zamanlara kadar, özel- likle Sovyetler Birliği’nde çok önemli başarılar kazanmış oldu- ğu yadsınamaz. Sosyalizm, geri kalmış bir tarım ülkesi olan Sovyetler Birliği’ni, gelişmiş bir sanayi toplumuna dönüştür- müştür. Sosyalizm, açlığı ve dilenciliği ortadan kaldırmış, Orta As- ya steplerinde bile görkemli kentler kurmuştur. Nükleer teknolojide, uzay teknolojisinde Sovyetler Birliği, zaman zaman Batı teknolojilerini geride bırakmıştır. Sosyalist ülkelerin, sanatta ve sporda ulaşmış oldukları üs- tün düzeyi de unutmamak gerekir. Tıkanmanın nedenleri: O halde, sosyalist ülkelerin yaşamakta oldukları, bence çö- küş değil, ama tıkanmanın nedenleri nedir? Sosyalist ideoloji, aşırı tüketime ve de özellikle lüks tüketi- me her zaman karşı çıkmıştır. Kalkınmanın ve eşitlikçi bir toplum yaratmanın zorunlu bir gereğiydi bu... Bu nedenle, toplumun tüketim gereksinimi, nicel (sayısal) olarak karşılan- mış, ama nitelikte ve tüketimi çeşitlendirmede belirli bir dü- zeyin de altında kalınmıştır. Seksenli yıllara kadar bu durumun önemli bir sorun yarat- tığı söylenemez. Ancak son on yılda kitle iletim araçları tek- Sosyalist Ekonomiler ve Hizmet Sektörü94 nolojisindeki sınır tanımayan, duvar tanımayan olağanüstü gelişme her şeyi değiştirmiştir. Artık bütün dünya halkları gibi sosyalist ülke halkları da televizyon ekranlarından öğrendikleri, Amerikan tipi tüketim toplumuna özenmektedir. Toplumun tüketim istemlerini, baskıcı yönetimlerle engelleme olanağı da artık kalmamıştır. Çünkü sosyalist ülke halkları, bireye de önem veren, özgür- lükçü Batı Avrupa demokrasilerini de öğrenmişlerdir. Buna karşılık sosyalist yönetimler, bırakınız üretimi çeliş- lendirmeyi ve niteliğini yükseltmeyi, tüketim gereksinimini nicel olarak karşılamayı bile başaramaz duruma düşmüşlerdir. Bu durum, son yıllarda zaten ağır aksak çalışmakta olan üre- tim düzeneğinin (mekanizmasının) felç olduğunu göstermek- tedir. Çelişki: Sosyalist üretim düzeneklerinin içine düştüğü bu duru- mun, kuşkusuz birçok nedeni vardır. Ancak ben bu yazımda bunlardan kendimce önemli gördüğüm bir tanesi üzerinde durmak istiyorum. Teknolojik gelişme ile nüfus artışı arasındaki çelişki! Dünya nüfusundaki hızlı artış, giderek artan sayıda insana iş olanağı yaratılmasını gerektirmektedir. Oysa teknolojik ge- lişme tarımda ve sanayide emek gereksinimini azaltıcı yönde- dir. Bu çelişkiye bir çözüm bulunamadığı takdirde işsizliğin çığ gibi büyüyeceğine kuşku yoktur. Çelişkinin çözümü teknolojik gelişmeden vazgeçmek ola- maz. işsizliğe geçici bir çözüm için, belirli dönemlerde ve sınır- lı sektörlerde emek-yoğun teknoloji kullanımı önerilebilir, ama ileri teknoloji kullanımından bütünüyle vazgeçilmesi söz konusu bile edilemez.95 O halde ne yapmalı? Kapitalist ekonomiler, bu çelişkiyi, bugün için hizmet sek- törünü geliştirerek çözmüştür. “Bugün için” diyorum; çünkü özellikle bilgisayar teknolo- jisindeki gelişme, hizmet sektöründeki emek kullanımını da tehdit etmektedir. Yine de bugün, hemen hemen tüm kapita- list ekonomilerde, en çok emek kullanan sektör, hizmet sek- törüdür ve ulusal gelirin en büyük dilimi bu sektörde yaratıl- maktadır. Ülkemize şöyle bir bakalım: Her apartmanın altında bir bakkal dükkanı yok mu? Her mahallede hemen her bankanın bir şubesi bulunmuyor mu? Ya işhanlarımız! Kiminde yirmi-otuz avukat bürosu, ki- minde bir o kadar muhasebeci... Kahvehanelerimiz, pastanelerimiz, işportacı esnafımız. Yeni yeni başlamış olmalı, ama yakın zamana değin bunla- rın hiçbirini, sosyalist ekonomilerde göremezdiniz. Çünkü sosyalist ideoloji, hizmet sektörünü, artı değer ya- ratmayan bir sektör olarak değerlendirmiş ve geliştirmek bir yana aşağılamıştır. Ancak sosyalist ahlak anlayışı açısından doğru sayılabile- cek bu tutum, sosyalist ekonomilerin bugün yaşamakta oldu- ğu tıkanıklığın da temel nedenlerinden birini oluşturmuştur. Bir ekonominin başarısı, çalışmak isteyen herkese iş bula- bilmesiyle ölçülür. Bu kural, tüm ekonomiler gibi sosyalist ekonomiler için de geçerlidir. O halde, hizmet sektörünü ge- liştirmemiş sosyalist ekonomi artan nüfusuna nasıl iş bulma- lıydı? Bunun için iki şey yapılmıştır. Ya bazı sektörlerde ileri tek- noloji yerine emek yoğun geri teknoloji kullanımı sürdürül-96 müş ya da işletmelere gereğinden çok fazla işçi alınmıştır. Her iki seçeneğin sonucu da emeğin veriminin düşmesidir. Böylece kendi iç çelişkileri nedeniyle yıkılacağı varsayılan kapitalist düzen yerine nüfus artışı ile teknolojik gelişme ara- sındaki çelişkiyi çözemeyen sosyalist yönetimler yıkılmıştır. Bu görüşler, benim değer hükümlerini değil, saptamalarını ortaya koymaktadır. Hizmet sektörünü büyütmeyi, özellikle sağlıksız büyütmeyi bir çözüm olarak önermek düşüncesinde değilim. Aslında teknolojik gelişme, emeğin verimini yükselterek insana giderek daha kısa sürede, giderek daha çok üretim ya- pabilme olanağı verir. Bu nedenle de; nüfus artışı ile teknolojik gelişme arasında- ki çelişkide, en hakça çözüm çalışma saatlerini de teknolojik gelişme oranında azaltarak, insana bedenini ve beynini daha iyi geliştirebilmesi için daha çok zaman sağlamasıdır. Cumhuriyet, 17 Kasım 199197 Tarım Satış Kooperatifleri Türkiye’de pek çok kooperatif türü bulunmaktadır. Ancak bunların önemlilerini şöyle sıralayabiliriz: 1) 1163 Sayılı kooperatifler Yasası’na göre kurulanlar, 2) 2834 Sıyılı Yasaya göre kurulan Tütün Tarım Satış Ko- operitfleri ve Birlikleri, 3) 1196 Sayılı Yasaya göre kurulan Tarım Kredi Koopera- tifleri ve Birlikleri, 4) 1581 Sayılı Yasaya göre kurulan Tarım Kredi Koopera- tifleri ve Birlikleri. Bunlar içinde, ekonomik güç açısından ilk sırayı alan Ta- rım Satış Kooperatifleri Birlikleridir. Tariş, Çuko Birlik gibi Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri de, kuşkusuz, üreticinin sömürüye karşı örgütlenme isteğin- den doğmuştur. Ancak, Birliklerin bugün sahip olduğu büyük ekonomik gücü yaratan temel etken, üreticiye değil, sermaye birikimine yani sömürüye yarar sağlamış bulunmalarıdır. Birlikler 1978 yılına dek, daha çok aracı tüccarın depocu- luğu görevini üstlenmişler, onların çıkarı için düşük tutulan taban fiyatlarından ürünü satın almış, depolamış ve aracı tüc- carın çıkarlarının gerektirdiğince işledikten sonra onlara dev- retmişlerdir.98 Böylelikle aracı tüccarın taban fiyatları aşarak ve bizzat alım yapmasına, dolayısıyla alım-depolama-taşıma ve finans- man giderleri ile ticari risklere katlanmasına gerek olmamış- tır. Tüccar, piyasa koşulları elverişli olduğunda, teminat bile istenmeksizin kendisi için ayrılmış kontenjanları kullanarak, ürünü almış, kârlılık görmediği durumlarda ise, ihracat sezo- nu bitinceye kadar bekledikten sonra, vazgeçtiğini bildirmiş- tir. ihracat sezönu kapandıktan sonra yapılan bu bildirimler nedeniyle, Birlikler birçok yıl stok devrederek zarara uğramış- tır. Ancak, depoculuk işlevi de bir ekonomik güce sahip olma- yı gerektirdiğinden, Birlikler oldukça önemli bir gelişme gös- terebilmişlerdir. Her ne kadar bu gelişme üreticinin ve ülke- miz ekonmisinin değil, aracının çıkarını amaçlayan ve dolayı- sıyla eksik ve çarpık bir gelişme ise de, sonuçta, Birliklerin elinde, istendiğinde üreticinin çıkarı için de kullanılabilecek işletmeler, depolar vs. oluşmuştur. Başka bir deyişle, sömürüyü örgütlemeye, kişisel sermaye birikimini gerçekleştirmeye dönük gelişme, üreticilerin aracı- yı toplum için gereksiz ve yararsız kılacak biçimde örgütlen- mesi sonucunu vermiştir. Böyle bir örgütlenmenin, er geç, sömürüye karşı çıkması ya da kullanılması kaçınılmazdır. Gerçekten, 1978 başından itibaren bazı birlikler, depoculuk işlevinden arınarak aracıya ürün vermemeye ve ÜRET-ifiLE-SAT ilkesi doğrultusunda gerçek kooperatif niteliği edinmeye, yönelmişlerdir. Bu tu- tum, üreticiye sağlanan hizmetleri hacim ve çeşit olarak önemli ölçüde arttırdığı gibi üretimde, iç ve özellikle dış satış- larda, görülmedik artışlara yol açmıştır. Öte yandan, gerçek kooperatifçiliğin ve ekonomik kuralların gerektirdiği işletme kapasitelerine ulaşmak için, hızlı bir yatırım kampanyası baş- latılmıştır.99 Bu gelişmelerin, bir kısım kişisel çıkarları büyük çapta ze- delediği ve haksız kazanç peşindekileri fazlasıyla tedirgin etti- ği kuşkusuzdur. Özellikle yeni yatırımlar, teknolojisi ilkel ve işçisi sigortasız, Özel işletme patronlarının büyük tepkisine neden olmuştur. Birliklerde 1980 başlarında ortaya çıkan ve kamuoyuna maksatlı yansıtılan olaylar, işte bu gelişmelere set çekmek ve birliklerin 1978-1979 yıllarındaki üretici lehine kazanımlarını geri almak üzere tertiplenmiştir. Bu dönemde üstüne eğilin- mesinde yarar vardır. Gerçekten olaylar bahane edilip üretim durdurularak ürün stoklarının aracıya devri sağlandığı gibi sa- tış mağazaları kapatılarak eşe-dosta yeniden bayilikler veril- miş, ihracat yapılmayarak birliklerin dış pazarları özel firma- lara terkedilmiştir. Ayrıca yatırımlar durdurulduğu gibi, ko- vulan işçilerin yerine kimlerin alındığı incelenmeye değer. Öte yandan, ilgi çekici bir gelişme, bu yıl devlet destekle- me konusu ürünlerde ve özellikle zeytinyağında tüccarın alım fiyatlarının devlet destekleme taban fiyatlarının altında seyret- mesidir. Örneğin 5 asit boz zeytinyağının taban fiyatı 125.- TL/kg olmasına karşın tüccar 1-2 asit zeytinyağını 82-83 TL/kg fiyata kadar düşürerek alabilmiştir. Oysa 1976-79 ve 1978-80 yıllarında destekleme kapsamın- daki tüm ürünlerde tüccarın fiyatı taban fiyatlarını aşmış ve TARifi tüccar ile rekabet edebilmek için birkaç kez fiyat farkı vermek zorunda kalmıştır. Hemen belirtelim ki kooperatifin temel görevi ürünü tüc- cara kaptırmamak olmakla beraber, tüm ürünü işleyecek üre- tim kapasitelerine sahip olmaması halinde, tüccarı fiyat yük- seltmeye zorlamak da önemli bir kooperatifçilik başarısıdır. Geçen iki iş yılı ile bu yıl arasındaki fark 1978-79, 1979- 1980 iş yılları taban fiyatlarının düşük saptanmasından kay- naklanmamaktadır. Geçen iki iş yılının taban fiyatları bu yılki100 kadar olmasa bile, artış oran açısından örneğin TARifi tarihi- nin en iyi taban fiyatlarıdır. Bu yıl tüccarının alımı istekli görünmeyip taban fiyatların altında kalışının tek nedeni, üreticiden değil kendilerinden yana olduğunu bildikleri TARifi yöneticilerinin tüccarın çıka- rını koruyacağına ve alımlarda pasif davranacaklarına duy- dukları güvendir. 1978 öncesinden farklı olarak, bu kez birliklerin depocu- luk günlerinden de geriye götürüldüğü gözlenmektedir. Özel- likle TARifi sadece üretim ve ihracatta değil, ürün alımlarında da belirttiğim gibi son derece başarısızdır. Ve ürün bedelleri- ni bile zamanında ödeyememektedir. Bu durum, artık birliklerin, depoculuk görevi için bile olsa varlığını istemeyen güçlerin bulunduğunu ve birlikler yöneti- cileri üzerinde etkinliklerinin sürdüğünü düşündürmektedir. TARifi yöneticilerinin görevde kalabilmesi için, son günlerde, bazı çevrelerin yürüttüğü yoğun reklam kampanyası gözden kaçmamaktadır. Bu bakımdan, 1979 sonlarından itibaren birliklerde ortaya çıkan olayların tarafsız gözle yeniden incelenerek gerçeğin or- taya çıkarılması, militanca taraflı ve başarısız olduğu kanıtlan- mış bulunan kimi yöneticilerin değiştirilmesi, birlik ve birim kooperatif kongrelerinin yeniden yapılmasıyla, üreticinin ger- çek temsilcilerinin iş başına getirilmesi, birliklerin yüzbinler- ce ortağının ve ekonomimizin yararı açısından zorunludur. Cumhuriyet, 6 Mart 1981101 Demokratik örgütler, belki beylik söylem olacak ama, “de- mokrasinin, vazgeçilmez bir unsurudur.” Geçmişte, demokratik örgüt dendi miydi akla; sadece, der- nekler, sendikalar gelirdi. Bir de mimar-mühendis odaları... fiimdilerde artık; sanayi odaları, ticaret odaları ve esnaf odaları da demokratik örgüt. Üstelik çok güçlü birer baskı grubu. Doğrusu da bu. Bir de memur sendikaları olsa... Ben, 1970’li yılların sonunda EBSO Meclis üyesi olarak gö- rev yapmıştım. Sonraları, çok uzak kaldım. 1992 Mayıs’ından bu yana, yeniden ilişki kurduğumda, çok değişmiş ve gelişmiş olduklarını gördüm. Başta siyasi partiler olmak üzere, pek çok demokratik örgütü aşmışlar. Kanımca, bir meslek odasının, demokratik örgüt niteliği kazanmasının temel koşulu, sadece üyelerinin değil, tüm top- lumun ortak çıkarlarını, kendi üyelerininki ile çelişse bile sa- vunabilmesidir. Bizim, bir ihtilaf, bir de itiraz Komisyonu’muz var. Esnaf ve Sanatkar Odaları Birliği, izmir Ticaret Odası ve gerektiğin- de EBSO temsilcileri ile birlikte görev yapıyoruz. Bu çalışma- larımızda, somut olarak gözlüyorum, meslek odalarımızın, söz konusu düzeye ulaştığını... Meslek odalarımız artık, vergi toplanmasından yana. Tüke- tici haklarını savunuyor, doğaya sahip çıkıyor. izmir’im102103 Ege Bölgesi Sanayi Odası, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ile birlikte, organize sanayi bölgeleri kurmaya çabalıyor. Organi- ze Sanayi Bölgeleri ve küçük sanayi siteleri dışında sanayileş- meye birlikte karşı çıkıyoruz. Ticaret Oda’mız, “satılan mal geri alınmaz” ibaresi yerine, “satılan mal geri alınır” ibaresi is- tiyor işyerlerinde... Katıldığım aylık meclis toplantılarında; Maliye Bakanları- nın, bütçe sunuş konuşmaları düzeyinde konuşmalar izliyo- rum. Peki öyleyse, neden geri kaldı, benim izmir’im, Ege’m? Sa- nayi ve Ticaret Bakanı’mız, geçenlerde Oda ziyaretlerinde, Ege’yi çok geri kalmış olduğunu söylerken, gerçeği ortaya koymuyor muydu? Bizler yeterince gelişememizden, siyasileri sorumlu tutarız. Haksız da sayılmayız yani... Ya bizim sorumluluğumuz? Aydınlı pamukçumuz, Alaşehirli üzümcümüz, Kordon’da apartman satın almayı, fabrika kurmaya yeğlemedi mi? Güzelim imbatı, duvarların arasına tutsak ettik. Bir Alsan- cak yalısına çarpar, bir Karşıyaka yalısına. Bir türlü ulaşamaz, sokak aralarındaki çocukların saçlarına... Kordon lokantaları, öğlenden doluyor. Çipuranın yanına, rakı çok yakışır. Ama iki duble bile içsen, öğleden sonra, hayır mı gelir insandan? Kimimiz hergün gider geliriz yazın Çeşme’ye: “Sabahları izmir’e giderken, alnı kabağımda güneş.” Kimimiz ise, sadece hafta sonları gideriz, çoluk çocuğumuzu görmeye. Kimimiz... Öylesine severiz ki Çeşme’yi; izmir-Ankara yolu, sırat köprüsü gibi dururken, otoyol döşedik, serin sularına... iTO Haber, Eylül 1994, Sayı 68P ekçok memur gibi, ben de memur doğdum dersem yeri- dir. Babam da memurdu. Annem, mavi üniforması için- de görür görmez tutulmuş O’na. Devlet maaş vermezse, nasıl para kazanılır, bilmezdim ve de düşünmezdim. Mühendis olmayı düşlerdim ama, yine dev- lete çalışıp; yollar, köprüler yapayım diye. Yoksa köşe dön- mek için değil... Zaten o yıllarda çevremizde bir memurlar vardı, bir de tü- tün işçisi kızlar ve de esnaf. Sahi bir “Yüzbinlikler” denen bir aile vardı, zengin olarak. Teyyare piyangosundan yüzbin lira kazanmışlar, adları öyle kalmış. Ben, reşit olmadan memur oldum sayılır. Mülkiye’nin giriş sınavını burslu kazandığımda 17 yaşındaydım. Burs 125 liraydı, sonra 150, en sonunda 250 lira oldu. Ye- terdi. Tatillerde, bankaya kırdırıp eve para götürdüğümüz bi- le olurdu. Harbiye, Mülkiye, Tıbbiye... Modern Türk Devleti’nin te- melinde, bu okullarımız var. Bahri Savcı’dan Yavuz Aba- dan’dan Sadun Aren’den ve daha nicelerinden öğrendik; eko- nomiyi, siyaset bilimini ve hukuku. Devlete dürüstçe hizmet etmenin, halka hizmet olduğunu, ülkeye hizmet olduğunu öğ- rendik. 21 yaşında mezun olup, memuriyete başladığımda, Maliye Bakanlığı Ulus’taki eski binasındaydı. Loş ışıklar altında, yıp- Memur Olmak 104105 ranmış ama tertemiz kırmızı halıların üzerinde yürür, müste- şarın veya genel sekreterin odasına, kocaman ceviz kapıdan girerdiniz. “Pat” diye de giremezdiniz. Ama bir şube müdürü bile yasaya aykırılık iddiasıyla direndiğinde, eğer haklıysa, onun dediği olurdu. Görevden almalar, sürgünler yoktu. Gençliğimde ödümü kopartan, Kara Ziya’ları (Müezzinoğ- lu), Ferit Melen’leri, Memduh Aytür’leri şimdi saygı ile anım- sıyorum... Hazine ve Kambiyo Kontrolörü olarak göreve başladığım- da, başkanımız Teoman Köprülüler’di. Önce, kırmızı bir kese içinde bir mühür verdi. Sonra, kimlik cüzdanımı ve bir de çek karnesi. Müfettişler, kontrolörler, kendi maaşlarını kendileri hesaplayıp, mal müdürlüklerinden çek ile çekerlerdi. Özellik- le merkez dışında başın sıkıştıkça, borç falan istemek zorun- da kalmayasın diye, maaştan fazla para çekmek serbestti. “Serbest ama çekmezsen daha iyi olur” demişti, çek karne- sini verirken Sayın Köprülüler. Biz de çekmez, hep devletten alacaklı olurduk. Çay-kahve bile içmezdik, denetim için gitti- ğimiz yerlerde. Bir maliye müfettişi, bir hesap uzmanı, memuriyetten ayrı- lıp önceden denetlediği bir özel sektör kuruluşuna geçerse, hoş karşılanmaz, dedikodusu yapılırdı. Denetim kurulları, bir yandan görevini yürütürken, bir yandan da elemanlarını lisans üstü eğitim kurumlarıymış gibi eğitir ve üst düzey görevlere hazırlardı. Genel müdür yardım- cıları genellikle iyi yetişmiş bir müfettiş veya uzmanlardan se- çilirdi. genel müdürler, genel müdür yardımcıları arasından atanır, genel müdürlük yapmayan müsteşar olamazdı. En yüksek dereceden alsan bile, memur maaşı ile köşe dönülmez- di. Dönülmemeli de. Köşe dönmek isteyenin, memuriyetle işi ne?.. Memura, insanca yaşayabilmek yeter. Köşeyi dönmeden de insanca yaşayabilmeli insan. Maaş, insanca yaşamaya yet- meli.106 Tüm Dünya, bürokrasiden yakınır. Çoğu kez haklıdır ya- kınmalar. Bürokrasi, kötüdür kötü olmasına da yerine kona- cak birşey de bulunamadı. Bulmadan kaldırmaya kalktığınız- da ise, çok daha kötüdür ortaya çıkan. Bir de nedense, hep atanmışlar akla gelir “bürokrasi” den- diğinde. Peki ya TBMM’nin iç işleyişindeki bürokrasiye ne de- meli? Atanmışlar maaş alıyor da seçilmişlerin aldıkları nedir? Mümkün müdür, tüm kamu görevlerini seçilmişler eliyle yü- rütmek? Annem, şimdilerde yaşayan bir genç kız olsaydı, babama yine varır mıydı, bilemem? Ama ben yeniden seçmek durumunda olsaydım, yine seçerdim memuriyeti. Hem belki de bu Ocak’ta yapılacak zam, bir palto almaya bile yeter... Hürriyet Ege, 1 Aralık 1994107 Günümüz Türkiye’sinde egemen ideoloji, özelleştirme. Karşıt görüşlerin esamesi okunmuyor. Kapitalizmin ulaştığı düzeyin doğal bir sonucu bu. Artık özel sektör, KiT desteği olmaksızın da ayakta durabileceğine inanıyor ve de ülkeyi yönetmeye talip oluyor. Bana memuriyeti “kara maliyeciler” öğretti. Devletin bir kuruşunun bile üzerine titrerlerdi. Yine de ben, özelleştirme- ye, karşı çıkmıyorum, akıntıya karşı kürek çekilmez. Eğer devlet, küçülerek etkinleşecekse, eğer serbest piyasa ekonomisi, eğer gerçekten liberal ekonomi ve tam demokrasi gelecekse, özelleştirmeye karşı çıkmak niye? Peki ya gelmezse? Acaba bu yaz, Çeşme yolunda hileli benzinden ötürü bo- zulmayan kaç araç vardır. LPG (likit petrol gazı) fiyatı 155 bin lira oldu. Gazetelerde, gün geçmiyor ki tüpgaz patlaması, tüp gaz zehirlenmesi habe- ri okumayalım. Eğer kaçak doldurulmuşsa tüp parasını ödedi- ğin şey, tüp değil belki de ölümdür. Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında, üç önemli beyaz vardır. Un, şeker, tuz. bir de gazyağı. Üzerinde deniz kabuğu amblemi bulunan gaz tenekeleri, öylesine yaygın kullanılırdı ki, o dönemi “teneke uygarlığı” diye adlandıranlar bile çıktı. Gazyağı çabuk parlamaz. Bu yüzden lamba ve sobalarda gü- Tüpler Patlamasın108 venle kullanılır. Benim çocukluğumda da alsancak’ta bile çok- ça kullanılırdı. Elektrik pek yoktu. Annenannemde kaldığım- da, gaz lambası ışığında ders çalışırdım. Gaz sobası yoktu. Mangalla ısınırdık. fiimdilerde Egemenliği tüpgaz sobalarına kaptırsa da çokça kullanılırdı gaz sobaları. Eğer gaz sobası kullanıyorsanız aman dikkat ediniz aldığı- nız gazyağına. Eğer birileri, solvent karıştırmışsa, artık soba- nız bir bombadır. Her an patlamaya hazırdır. Solvent, boya ve kimya sanayinde çok kullanılan bir kısım petrol ürünlerinin genel adıdır. Ucuz üründür. Ama gaz yağının aksine çok ça- buk parlayıcıdır. Ne yazık ki, sonucunu bile bile benzine de gazyağına karıştıranlar var. Epeyce yakaladık da... Bereket ki Diyarbakır’da müteahhitin binası beşinci katı çı- karken çöküyor. Ya içinde insan olsaydı... Sık sık yangın çıkaran elektrik kabloları, mürekkebi dağı- tan okul defterleri. Siz hiç asansörde kaldınız mı? Aldığınız ekmek gerçekten 300 gram mıdır? Bugünlerde apartman fuel-oil alacaksanız. Dikkat edin. iz- mir sokakları pompasını size biraz yakıt biraz da hava satma- ya ayarlamış tankerlerle doludur. Biz bunlarla boğuşuyoruz elbette. Savcılıklara verdiğimizin sayısını hatırlayamam. Kaçak tüp dolumunu izmir’de engelledik. Ama Manisa’dan Antalya’dan diğer illerden geliyor. Özelleştirme serbest piyasa ekonomisini, liberalizmi getire- cekse tek başına hoş geldi, başımızın üzerinde yeri var. Peki ya tüketicinin korunması, rekabetin korunması, te- kellerin, kartellerin kırılması?.. Tüketicinin korunması ile rekabetin korunması, bence eş anlamlı. Tüketicinin çıkarı için, standartına uygun üretim ya- panın kuşkusuz maliyeti daha yüksektir. Eğer, korumazsanız, üç kağıtçının düşük maliyetine yenilir. Kötü mal, iyi malı ko-109 var piyasadan ve sonunda kaybeden tüketici olur. Bir de işin çevre boyutu var. Kazlıçeşme dericilerinin bir bölümü şimdi Tuzla’da. Çevreyi kirletmiyorlar ama arıtmadan ötürü ek maliyetleri var. Bir kısmı Sakarya kıyılarında. Ek ma- liyet sıfır. Peki ya Sakarya’nın maliyeti. Ah ey güzelim izmir Körfezi, izmit Körfezi kıyısındaki gü- zelim kiraz bahçeleri, çilek tarlaları. Bursa ovasının şeftali bahçeleri, ne de çok özledim sizleri... Eğer tüketici hakları korunmazsa, eğer rekabet korunmaz- sa, özelleştirmeyle gelecek olan -korkarım ki- liberalizm ol- maz. Olsa olsa “vahşi kapitalizm” olur. Özelleştirme olsun olmasına da. Gaz sobaları parlamasın, tüpler de patlamasın... Hürriyet 7 Aralık 1994110111 B ilmeyenler için söylüyorum: Bir fabrika kurmak isterse- niz, pek çok kuruluştan izin almanız gerekir. Kolaylıkla da alırsınız çoğu kez. bir de bizden izin almanız gerekir ardından. Bizden pek kolay alamazsınız gerekli izni. Bürokratlığımızdan değil elbet. Fabrikaları biz de çok seve- riz. Fabrika demek, kalkınmak demek, işsizlere iş demek çün- kü... Bir sığır sürüsü, dolaşarak otlarken, oraya-buraya pisler. Tarlaya gübre olur pislikler. Doğaya zarar değil, yararlıdır ya- ni. 1974 yılında güzelim Maliye Bakanlığını, hem de Hazine Genel Müdürlüğünü istifaen bırakıp, Karadeniz Bakır işletme- leri’ne Genel müdür Yardımcısı olmuştum. Bu aptallığımın nedeni, daha çok çıkar değil, inançtı elbette. Karadeniz Bakır işletmeleri, bugünlerde özelleştirilecek. Ben görev aldığımda zaten özeldi... Bizim kadro devletleştirdi ve millileştirdi. Bat- maktaydı aksi halde... Samsun işletmesine ilk gittiğimde gözüme batan, koskoca- man bir bacaydı; Topraktan çıkarılan bakırı, zehirli gazlarla birlikte havaya savuran. Dumanın ulaştığı güzelim Karadeniz yamaçlarında meğer Dünya’nın en nitelikli tütünleri yetişir- miş bir zamanlar. “Murgul’un bakırını, havaya savuracağımı- za, toprak altında, çocuklarımıza bıraksaymışız ya, belki onlar işletmesini becerir” diye düşünmüştüm. Evet, Fabrikalar Kurulsun Ama Nereye?112 Daha sonra Murgul’a gittim. Hem de Hamsi Köy’den geçe- rek. “Yeşilin yeşili” Hamsi Köy’den, sütlaç da yiyerek geçtim. Murgul’u gören bilir; ormanlar içinde, bir kanserli bölge. Aca- ba, insan ciğerlerini nasıl etkiler, ormanları yok eden duman? Murgul insanları, elli yılı zor çıkartıyor... Sanayileşelim elbet, fabrika demek, kalkınma demek, iş de- mek. Peki ama fabrikaların, Bursa’nın şeftali bahçelerinde, iz- mit Körfesi’nin çilek tarlalarında, benim izmir Körfezi’de işi ne? Bana “kuruluş yeri teorisinden” söz etmeyin, onu bilirim. Bunları ben bile bile söylerim... Yıllarca ve yıllarca biz hep, bacaların tütmesini istedik: “Benim memleketimde fabrika bacaları tütüyor mu? Tütüyor- sa mesele yok.” Ancak şimdilerde sorun, bacaları tüttürmek değil, bacaları tüttürmeyen üretimi becerebilmek. Gelişmişler artık, fabrika- larını geri kalmışlara transfer ediyor... Biz yine de sanayileşelim. Çünkü fabrika, kalkınma demek, iş demek... Sanayileşmesine sanayileşelim de oraya, buraya, aklımıza estiğince kurmayalım fabrikalarımızı. Bakanlığımın politikası, kesin zorunluluk olmadıkça, Kü- çük Sanayi Siteleri ve Organize Sanayi Bölgeleri dışında, fabri- ka kurulmasına izin vermemek yönündedir. Ola ki, bir içme suyu kaynağı veya değerli bir maden yatağı bulup da yanı ba- şına bir işletme kurmak istiyor olmayasınız... Bakanlığımızın bu politikasını biz, inanç ve kararlılıkla uy- guluyoruz, uygulayacağız da... Arıtması olan kuruluşlar, Organize Sanayi Bölgelerinden kaçınmaya çalışıyor. Arıtma var, canı isterse çalıştırıyor. Çün- kü arıtma pahalı, doğayı kirletmek ucuz... Organize bölgeler- de ise arıtmalar devamlı denetim altındadır ve çalışır.113 Yanlış anlaşılmasın, sorun sadece çevre koruma değil; çev- reyi kitletmese de fabrikalar, küçük sanayi Siteleri içinde, Or- ganize Sanayi Bölgeleri içinde örgütlenmelidir, oralarda ve- rimliliği artıran bir sinerji oluşuyor. Çevrelerinde uydu kent- ler de oluşacak. Al sana sağlıklı kentleşme. Doğru politika bu... Fabrika, kalkınma demek, iş demek, yeter ki doğru yerde kurulsun... Yeni Asır, 8 fiubat 1995114115 “fi imdi artık, imbat rüzgarı sokak aralarında dolaşmı- yor... fiimdi artık; izmir’in sokakları deniz kokmuyor, yosun kokmuyor...” Çünkü bütün sahili, boydan boya apartman duvarı ile ör- dük. O güzelim sakız biçimi evleri yıktık. Karşıyaka’nın, palmi- yelerle hurma ağaçları ile örtülü bahçelerini yok ettik. “Onların yerlerinde şimdi, Çin Seddi’nden farksız, bir apartman duvarı yükseliyor..” diye yazmışım, 17 Aralık 1989 günü yayınlanan bir yazımda. Bu yazımda, kişi olarak kimseyi suçlamamıştım elbette. O tarihlerde, çevre bilinci uyanmıştı bile. Gelişmiş batı, balina- ları fokları katlederken, biz de bir körfezi öldürmekteydik. Deniz pislik tutmaz sanır, yavaş yavaş çoğalmaya başlayan lağım atıkları arasında, yüzmeyi sürdürüdük. Bir de müthiş birşeyi keşfetmiştik, hayretle. Bu keşfettiği- miz ranttı, özellikle arsa rantı ilk olarak. Yalı’da bile oturuyor olsan, sakız biçimi bir evin içinde, çoğunlukla mütevazi bir yaşam sürerken, bir de bakmışsın, köşeyi dönmüşsün. Tek bir ev yerine, dört beş daire... Yalıya duvar örmekte olduğumuz yıllarda, benim çocuklu- ğumda yani, apartmanda yaşamak, ayrıcalık sayılırdı. Ben de büyüyünce bir apatman sahibi olmayı düşlemiştim doğallıkla: Batıl’dan Emsal Olmaz116 Giriş kapısı siyah mermerden, antre zemini halı, duvarları ay- na kaplı. istanbul’a gidişlerimden birinde, benzerini görmüş- tüm herhalde... Yakın zamanlara kadar sürdü, apartmanda yaşamak tutku- su. Avare Mustafa filmini hatırlayın: gecekondu yaşamı ile apatman yaşamı arasındaki çelişki değil miydi filmde yaşa- nan? fiimdilerde artık; yoksulların yaşam biçimi olmaya başladı, apartman yaşamı. Parası olan, yüzme havuzlu villasına kaçı- yor son doğanın koynuna. Restore edilmiş, eski yapılarda ya- şamak da revaçta. işte ben bu modayı pek tutuyorum... “Çin Seddi” benzetmesi, çokça kullanılıyor izmir’de... Sağ- lıksız kentleşmeyi, çirkin yapılaşmayı, doğaya ve insana iha- neti tanımlamak için kullanılıyor. Belki, Çin Seddi’ne haksız- lık ediyoruz ama, bu müthiş anıt bile, sadece yerinde güzel... izmir’in içinde güzelim sahillerimizde istemiyoruz yani.117 Oysa ki; Çin Seddi deyimi, “batılı emsal” olsun diye kulla- nanlar da çıkmıyor değil zaman zaman. “Madem ki daha ön- ce yapılmış, bir de ben yapsam ne çıkar” mantığı ile... Kimileri ise; Çin Seddi deyimini kullanmıyor, ama mantık aynı. Daha önce, tarım arazisine bir fabrika kurulmuş ya, ara- dan uzun yıllar geçmiş bile olsa, onu emsal gösterip, yanı ba- şındaki pamuk tarlasına bir tane de o kuracak. Tarım arazilerinin korunması, Anayasa’nın emir hükmüy- müş ne gam, nasıl olsa yanıbaşında kötü örnek hazır. Çoğu kez, hukuku iyi bellemesi gerekenler bile, bu tuzağa düşüyor. Böyle yükseliyor, imar planlarına aykırı çok katlı bi- nalar... Böyle yok oluyor, tarım arazileri. Aynı mantıkla izin verseniz, birbirlerini örnek göstere gös- tere, Torbalı’dan Karabağlar’a dayanacak, mermer atelyeleri- fabrikalar... “Batıldan Emsal Olmaz” Kötü örnek, örnek değildir yani... Eminim, hukukla ilgili herkes bilir bunu. Çünkü; bir temel ilkedir hukukta. Eminim bilirler, unutmuşlardır olsa olsa. Alsancak Yalısı’na, Karşıyaka’ya, Güzelyalı’ya, Çin Seddi kurarken büyüklerimiz mazeretleri vardı; çevre bilinci, uyan- mamıştı henüz. “Sağlıklı kentleşme” falan da konuşulmazdı. Bizimse mazeretimiz yoktur. Biz yaşayarak öğrendik, sağ- lıksız kentlerin doğaya neler ettiğini. Körfezler nasıl ölür, na- sıl tükenir canlı türleri, gördük. Bizim mazeretimiz yoktur artık, yine de yaparsak, Taamü- den olur... Yeni Asır, 8 Mayıs 1995118 Alsancak’ta, araba altında kaldığımda, beş yaşlarında olma- lıyım... Dört atın çektiği, meyan kökü taşıyan, kocaman bir araba. Atlar sakındılar, çiğnemediler, tekerlekler de üstümden geç- medi; komşular durdurmuş arabacıyı... Çamaşır sodası ve çivit almaya gidiyordum: Anneannemin sözünü dinlemeyip salı günü çamaşır yıkamaya kalkmıştı an- nem. Salı günü çamaşır yıkarsan, işte böyle olur. Bir daha salı günleri çamaşır yıkamadı annem... Ölümden döndüğüm, o gün bakkala ilk kez gitmekteydim ve ben bugün, beni altına alan arabadan çok, yine de gittiğim, bakkal dükkanını anımsamaktaydım; içinde, yok-yok, kar- man-çorman, loş bir dükkan. Gözüm alıştığında, ilk gördüğüm bir poster olmuştu: Yan- yana iki adam resmi, biri ense kulak yerinde, şişman; diğeri ise sanki verem hastası, kapısı açık kasasının içinde fareler ci- rit atıyor. Kasasından para taşan şişmanın tanıtım yazısı; “Pe- şin Satan”. Diğerinin üzerinde ise; elbette şöyle yazıyor: “Veresiye Sa- tan”... Başka bir duvardaki tablo üzerinde ise, “Satılan Mal Geri Alınmaz” yazılmış, özene bezene. Satılan Mal Geri Alınır119 Beş yaşında iken, bu tür büyük harfle yazılmış yazıları, sökmeye başlamıştım ve yollarda gördüğüm tüm yazıları da okumaya çalışırdım. Sanki bir mani... Sonraları, o dükkana çokça gittim; anason şekeri ve meyan balı olmak için. Tabii hep peşin parayla. “Veresiye Satan - Peşin Satan” tabloları ortalıktan kalkalı çok oldu. fiimdilerde, kitaplar bile taksitle satılıyor. Kasa dol- durmanın yolu taksitli satışlardan geçiyor. Mümkün müdür, buzdopları, bulaşık makinaları, TV’leri peşin satmak? Pre-ka- pitalizm’in tutucu sloganı, çağdaş kapitalizmin kampanyaları- na yenildi. iyi de oldu elbette... Pre Kapitalizm’in öteki tutucu sloganı, “Satılan Mal Geri Alınmaz” kimi iş yerlerinde hala baş köşede, çoğu iş yerinde ise yazılmasa da uygulama, bu yönde... Oysaki adı üzerinde tutucu bir slogan. Güvence sağlamıyor ama gelişmeyi engelliyor. çağdaş kapitalizm, sattığı malı geri aldıkça batmıyor, gelişiyor tam tersine... Ülkemizde de sonunda, tüketici hakları, önemli ölçüde, güvence altına alındı. Uygulama Eylül’de başlayacak. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, tek cümle ile özetlemek gerekirse, “satılan mal geri alınmaz” devrini kapa- tıp, “satılan mal geri alınır” devrini başlatıyor. Kimi iş-insanı arkadaşım korkuya kapılmış ve soruyor: “Peki bizi kim koruyacak, kimi kötü niyetli tüketiciye karşı? Geçen gün bir kadına ayakkabı satmıştım, tam beş kez de- ğiştirdi.” Oysa ki bizim Yasa’mız, nedensiz değişikliğe izin vermiyor. “Ayıplı mal” kavramı geliştirilmiş ve sağlam diye sattığınız mal, kusurlu ise arızalı ise değiştireceksiniz.120 Üstelik, değiştirme aşamasına kadar yapılacak işler de var, onarabilirsiniz örneğin. Ayıplı malınızı, ayıplı olduğunu açık- ça belirterek de satabilirsiniz ayrıca. Bir de benim bildiğim gerçek demokrasilerde, güçsüzler korunur yasalarla. Zaten güçlü olanı, güçsüze karşı bir de ya- sa ile korumanın anlamı ne? Tüketici bilinçlenmezse, tüketici örgütlenmezse, en iyi ya- salar bile işe yaramaz. Yasa’mız, örgütlenmeyi özendiriyor. Biz görevliler de üreticiyi bilinçlendirme yolunda, elimizden gele- ni yapmaktayız... Ben çocukluk anılarımı çok severim. Pek iyi olmayanlarını bile.... Ama ben, şişman adam-zayıf adam posterlerini yitirmiş ol- duğumuz için üzülmüyorum. Eylül’de bir anım daha yok olacak. Eylül’den itibaren artık Türkiye’de, satılan mal, geri alınacak... Yeni Asır, 14.7.1995121 fi aşırarak izliyorum özelleştirme tartışmalarını... Özelleş- tirme yandaşları da, karşıtları da sanki, katı bir ideolojik savaş veriyorlar... Oysa ki Türk Devletçiliği, sosyalist devletçilik anlayışından farklı olarak, ideolojik değil pragmatik bir devletçilik anlayışı- dır. Amacı, sosyalist devletçilik gibi, sınıfsız bir toplum yarat- mak değildir, Türk Devletçiliği’nin... Sermaye birikimi yapamamış müteşebbisi-kapitalisti olma- yan bir ülkede, devletçilik uygulamadan, nasıl gerçekleştirile- bilirdi ki; sanayileşme ve de kalkınma? Türk Devletçiliği’nin amacı; sınıfsız toplum yaratmak bir yana, müteşebbis yaratmak, kapitalist yaratmaktır Türkiye’de. birinci izmir iktisat Kongresi, bunu açıkça söylemiyor mu? Kongre diyor ki: Biz devlet eliyle kapitalist yaratacağız, kapi- talistler de sanayiyi... Amaç, sermaye birikimi olunca, sermaye birikimini birey- ler eliyle gerçekleştirmek olunca, KiT’ler elbette zarar edecek- ti ve de etmişlerdir. Sermaye büyüdükçe, müteşebbisler çoğal- dıkça, giderek artan oranlarda zarar etmişlerdir hem de. Aslında KiT’ler, hiç olmazsa içlerinden bazıları, zarar et- meden de yürütebilirlerdi kapitalizmi geliştirmek işlevlerini. 1980 öncesinde öyle de olmuştur. Yeter ki; Devlet’i sahiplen- miş, nitelikli yöneticilerin ellerinde olsunlar... Türk Devletçiliği ve Özelleştirme122 Amacı, sınıfsız toplum yaratmak değildi Türk Devletçili- ği’nin. Gerçekten de Türkiye’yi sosyalist de yapmadı, sosyal demokrat da yapmadı. Cumhuriyet Türkiye’nin üretim biçi- mi, kapitalist üretim biçimidir, bugüne dek... Böyle bir devletçilik anlayışıyla özelleştirme anlayışı ara- sında, ideolojik bir çatışma da söz konusu olamaz elbette. He- le de kapitalizm yeterince gelişmişse ve özel sektör artık daha nitelikli ve daha ucuz üretim yapabilmekteyse. Bu görüşlerimi, bizim devletçiliğimizi eleştirip, sosyalist devletçiliği yüceltmek için söylemiyorum. Nasıl söyleyebili- rim ki zaten? Sovyet Devletçiliği yok oldu bile, bizimki daha dayanıklı çıktı, henüz komada. Üstelik onların henüz “Bunlar eskiden, kara delik değillerdi; basma ürettiler, şeker ürettiler” demenin, yararı yok. KiT’lerin çoğu için, iş işten geçmiş artık. Artık Sümerbank Nazilli fabrikası, “yandım-alamadım basması” üretmese de olur. Çünkü özel sermaye, birikti. Yeterince müteşebbisimiz var, hem de uluslararası düzeydeler. Bir de globalleşme rüzga- rı: KiT’ler, artık satılabilir. Sosyal devlet, sosyalist devlet değildi ama, o da güme gitti gibi görünüyor, sosyalist devletle birlikte. Kamu hizmetleri- nin, karşılıksız olmasına herkes karşı, hatta ucuz olmasına bi- le karşılar, “bedelini ödersen yararlanırsın”. Peki peki anladık; KiT’leri satalım. Satalım satmasına da seçerek satalım, hepsini satmayalım. Bazıları birgün gereke- cek bize... KiT’lerin bazıları yarın kapitalizmin, vahşi kapitalizme dö- nüşmesini engelleyebilmek için, çok gerekecek bize... Liberal, ama gerçekten liberal ekonomi için çok gerekecekler bize... Teknolojik gelişmenin, daha da çoğaltacağı işsizler ordu- sunun, sokağa dökülmesini önlemek için de gerekecek...KiT’lerden bazıları bize, ulusal bağımsızlığımızı korumak için, çok gerekecek. Bugün de gerekiyorlar zaten. Türk kökenli olsun, Kürt kökenli olsun farketmiyor. Yatı- rımcı yurttaşlarımız, Doğu ve Güneydoğu’ya kurmuyor fabri- kalarını. Yaraları sarmaya gidecek olan, yine Türk Devleti’dir, kar-zarar düşünmeden. Onlar bize, ulusal bütünlüğümüz için de gerekecek... Sözün kısası; KiT’lerin satılması gerekeni de var, satılma- ması gerekeni de. Nasıl gerektiyorsa aklın yolu, öyle yapalım. “Satarım-hayır sattırmam” inatlaşmasının bugün, ne gereği var ne de yararı... Yeni Asır, 14 Mart 1996 123124 Kırk yaşına girdiğimde, iyice kafa çekip, ağlamıştım sabaha dek. Ellinci yaş günümü ise, birkaç gün sonra anımsamıştım. Demek yaşlanmaya alışmışım... Elli beş yaş pek de fazla sayılmaz; bizim nesil öncekilerden daha dinç görünüyor” diyorum çoğu kez. Bir de ara sıra tele- vizyonda sınıf arkadaşlarımı görmesem. Bir de uzağa bakmak için ayrı, okumak için ayrı gözlük gerekmese... insan hangi yaştaysa hep o yaşta yaşamış gibi hissediyor. Sanki daha önce yaşadıkları, hiç yaşanmamış yaptıkları yapıl- mamış gibi... Sahi ben yirmi bir yıl hiç sigara içmeden yaşadım mı? Erik ağacından inmeyen, saatlerce top peşinden koşturan o çocuk ben miyim? Sahi ben, Karşıyaka yalısında yunuslarla, deniz kaplumbağaları ile birlikte yüzer miydim? Sahi izmir Körfe- zi’nde, yunuslar kaplumbağalar var mıydı? Hayır hayır, ben karnımdaki ameliyat izleriyle elli beş ya- şında doğmuşum. Sabahları hep sigara öksürüğü ile uyanırım ben. Beşinci kata, merdivenden ne zaman çıktım ki... Düşünüyorum da; şimdi özlemle anımsadığım çocukluk günlerimde ben hep büyümeyi isterdim. Okula başlasam, bo- yum uzasa, ergenlik sivilcelerim kaybolsa, kız tavlasam... Nişan yüzüğünü herkes görsün istersin de sağ parmağın- dan soldakine geçirmekte, sabırsızlanırsın. Sonra ilk bebeğin Elli Beş Yaşında Olmak125 vereceği mutluluk. Ah bebek büyüse de uykusuz geceler sona erse... Acaba, doğumdan ölüme, yaşam sürecinde, ne zaman yaş- lanmaya dönüşüyor büyüme? Ben, büyüyorum sanıyordum, bir de baktım yaş elli beş... Hoşumuza giden gelişmelerin adı büyüme; boyumuz uzu- yor, büyüyoruz. Sakal çıkıyor, adaleler gelişiyor, büyüme... fiakaklardaki ilk kır saçlar ne de olgun görünüm verir erkeğe, o bile büyüme. Sonra ara ki siyah bir tel bulasın. Ben saçımı hiç boyatmayacağım... Geçmişe duyulan özlem bile, gelecek için sabırsızlanmak- tan alıkoyamıyor insani. Ben şimdilerde oğlum evlense de ilk torunumu görsem diye, sabırsızlanmaktayım. Emeklilik gelse de bahçeli küçük bir ev alsam. Yasemin ve hanımeli kokuları arasında, bakarsın roman bile yazarım. fiimdilerde moda, ikibininci yılı beklemek. Acaba ben de bir beş yıl daha yaşar mıyım? Kim bilir nasıl kutlanacak, Londra, Paris ve Newyork’ta. Belki de en görkemlisi Seul’de olur, ya istanbul’da? Bizim neslin yaşadığı değişimi, insanoğlu önceden hiç ya- şamadı. Ben çocukluğumda mangalla ısınır, gaz lambası ışı- ğında ders çalışırdım. fiimdi oğlumun, PC’si var. Teleks kulla- nan kaldı mı bilemem? Aynı hızla, yani bir elli yılda izmir Körfezinin, izmit Körfezinin de hakkından geldik ya, o da baş- ka.. 1 Ocak 2000 gecesini yaşayacak olanlar, bin yılda bir yaşa- nanı yaşayacaklar. Dedem yüzyıl başını yaşamış. Binsekiz- yüz’den bindokuzyüze geçişi. Anam babamsa bindokuzyüz- lerde öldüler. Üç nesil içinde bir ben mi yaşayacağım, bin yı- lın yılbaşısını... iki bininci yılbaşı için, büyük beklenti var. Olağan dışı bir- şeylerin olmasını bekleyenler çok. Bir bakarsın Birleşik Dev-126 letler Başkanı U.F.O.’ların varlığını doğrulamış. Meğer yirmi yıldır, içli dışlıymışız da bizim haberimiz olmamış. Stealth uçağının teknolojisini, Amerikalı’lara onlar vermiş. Peki, gari- ban Iraklı Arab’a kasıtları ne... Evlenirken radyo bile almamıştım. Buzdolabı, çamaşır ma- kinesi ise iki kez değişti ömrümce. Bedeli aylar boyu süren, taksit ödemeleri değil elbet... Hepsi ağarmış saçlarımın ürünü, bir de teknolojik gelişmeden, payıma düşen Hiroşima’yı Naga- zaki’yi düşününce, teknolojik gelişmeden payıma düşene, şükrediyorum. Bu yazımı okuyacak kimileri; bana da dinazor diyebilirler. “Nerede o eski kavunlar, karpuzlar” diye yerinir- mişiz. Evrende, yer küreden başka gezegende, henüz canlı bu- lunamadı. Belki başka dünya yok... Dünya olsun da dinazorlar dünyası olsun. Canlılar tüken- mesin...
|