Anasayfa arrow Izmir Canteen arrow Izmir'im - Erdinç Gönenç
Izmir'im - Erdinç Gönenç PDF Yazdır e-Posta
Yazan Administrator   
Pazartesi, 26 Mayıs 2008

Erdinç Gönenç

(1941-1998)8

17 Ocak 1941 tarihinde izmir’de doğan Erdinç Gönenç 1947-1952

yıllarında ilkokulu istanbul Parmakkapı, 1952-1955 yıllarında

ortaokulu izmir Karşıyaka, 1955-1958 yıllarında liseyi Diyarbakır

Ziya Gökalp lisesinde tamamladı. 1958-1962 yıllarında Siyasal

Bilgiler Fakültesi Maliye iktisat Bölümünü bitiren Gönenç,

30.11.1962 yılında Maliye Bakanlığı Hazine Genel Müdürlüğü

Milletlerarası iktisadi işbirliği Teşkilatı Hazine ve Kambiyo

Kontrolörü olarak görev aldı.

1971 yılı Eylül ayında Jandarma Genel Komutanlığında sürdürdüğü

vatani görevini tamamlayan  Gönenç 1972 Mayıs ayında Maliye

Bakanlığı tarafından Londra’da geçici olarak görevlendirildi.

Gönenç 1973-1974 yıllarında Hazine Genel Müdürlüğü Yabancı

Sermaye fiube Müdürü görevinde bulundu. Daha sonra Bakanlık

Kambiyo Müdürlüğüne atandı.

1974 yılında Karadeniz Bakır işletmelerinde Genel Müdür

yardımcılığı, 1975 yılında Ankara Belediyesi Özlük işleri

Müdürlüğü, 1977 yılında Merkez Bankası Ekonomik Araştırma

uzmanlığı, 1978 yılında izmir, incir, Üzüm, Pamuk ve Zeytinyağı

Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri Genel Müdürlüğü görevlerini

yaptı. 1981 yılında Köy Koop Muğla Birliğinde müdür olarak, 1982

yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Muğla işletmecilik Yüksek

Okulu’nda öğretim görevlisi olarak çalıştı.

1980’de askeri yönetim tarafından 1402 sayılı yasasa dayanılarak

işine son verildi. Sıkı yönetim kararını 1988 yılında Danıştay’da

iptal ettirdi.

1987 yılında SHP’den milletvekili aday adayı oldu. 1989’da izmir

Büyükşehir Belediye Başkanlığı aday adayı oldu.

1992 yılında izmir Sanayi ve Ticaret il Müdürü olarak atandı.

4.4.1998 yılında izmir il Müdürü iken kalp krizi nedeni ile 57

yaşında vefat etti.

Erdinç Gönenç’in Yaşam Öyküsü9

Alsancak’ta doğmuşum. Yürümeyi ve konuşmayı Alsan-

cak’ta öğrendim. Yüzmeyi, balık tutmayı öğrendiğim yer

de orasıdır.

1940’lı yıllarda, özellikle Fransız Hastanesi ve Kahraman-

lar yöresinde, izmir’in kurtuluş gününden kalma pek çok yan-

gın yeri vardı. Hazine bulacağımız umuduyla kazılar yapar,

bazen gerçekten de kristal avize parçaları da bulurduk.

Buğday silosundaki büyük yangını ve bazı tütün depoları-

nın yanışını seyrettim.

Bu yüzden olsa gerek, Alsancak bugün bile bende yangın

çağrışımı yapıyor.

Benim çocukluğumda Alsancak sokakları, evlerin içi, hep

tütün kokardı. Akşamüstleri, tütün depolarının arasında pa-

zar kurulurdu. Başları yemenili, tütün kokan kızlar, kadınlar

alış-veriş yapardı.

Sanırım mahallemizdeki radyo sayısı iki-üçten fazla değil-

di. Zeki Müren’in ilk radyo programını komşumuzun radyo-

sundan dinlediğimizi anımsıyorum.

O günlerde, sobalı ev gördüğümü sanmıyorum. Hava ka-

rarmaya başladı mı, sokaklarda mangallar yakılmaya başlardı.

Mangal kömürünün çıtırdayarak yanışı ve havada kıvılcımla-

rın, ateş böcekleri gibi uçuşması dün gibi gözümün önünde...

işlemeli, antika konsolun üstündeki gaz lambası ışığında,

Hazreti Ali Cenkleri’ni okur, mangalın külüne gömdüğüm pa-

tatesin pişmesini beklerdim.

Çocukluğumun Alsancak’ıErdinç Gönenç, arkadaşı Arman ve kardeşi Çetin’le. (1950-51) Karşıyaka11

Yaz gecelerinde, mahallemizin belalısı Çingene Ali’nin uy-

durduğu Cingöz Recai hikalerini dinler, ardından yalınayak

koşturmaca veya saklambaç oynardık. Bütün sokaklar parke

taşıyla kaplıydı ve yağmurda ortalığı sel götürmezdi.

Oynadığımız her oyunun bir mevsimi vardı. Hangi oyunun

mevsimi ise ancak o oyun oynanırdı. Çelik-çomak mevsimi,

bilye mevsimi, gazoz kapağı ve sigara kapağı mevsimi...

fiimdi izmir’in sokaklarında çelik-çomak oynandığını, ga-

zoz kapağı oynandığını hiç görmüyorum. Güzelim çocuk

oyunları da tıpkı erik ağaçları, akasyalar gibi, izmir’in sokak-

larını terketti gitti.

fiimdi Körfez’in en ölü yeri Melez çayı ağzı...

Çocukluğumda Melez ağzındaki sazların arasında oynar,

denizin dibindeki balıkları izlerdik.

Yüzmeyi, Alsancak limanı ile Melez çayı arasındaki sahilde

öğrendim. Oraya bir de isim takmıştık: Küçük Deniz!..

Küçük Deniz’in suları masmavi, dibindeki kum pırıl pırıl-

dı. Yunus balıkları bazen yakınımıza kadar sokulurdu.

Altay Lokali civarında balık avlardık. El kadar lidakiler,

ondan biraz küçük isparozlar akın akın gelirdi...

Palmiye yapraklarını ip gibi yırtar, on-onbeş isparoz ve li-

dakiyi solungaçlarından bu ipe taktıktan sonra sallaya sallaya

eve götürürdük.

Alsancak Karakolu karşısındaki tenis kortundan futbol ar-

kadaşım “Balıkçı Osman’ın” babası bizi sandalına aldı mı, avı-

mız hem daha iri, hem de bereketli olurdu...

Düşünüyorum da, bir insan ömründen daha kısa bir süre-

de, güzel izmir’i nasıl bu hale getirdik, koca bir Körfez’i nasıl

öldürdük, inanamıyorum.

Cumhuriyet, 9 Aralık 1989;

Gazete Ege, 5 Mayıs 19971213

i

lkokul birinci sınıfı Karşıyaka’da Türk Birliği ilkokulu’nda,

ortaokulun tamamını Karşıyaka Ortakoulu’nda okudum.

O yıllar, hayatımın en güzel dönemlerinden biridir. Gece-

leri uyku tutmadığında güzel şeyler düşlemek istersem, o gün-

leri anımsarım.

Yer yüzünde Karşıyaka’dan güzel bir kent olamayacağını

sanırdım. Babam, Diyarbakır’a atandığında Karşıkaya’dan ay-

rılmaktan duyduğum üzüntüyü, bugün bile unutamadım.

Yanlış anımsamıyorsam tüm kordonda tek bir apartman

vardı. Bugün anıtın bulunduğu noktada, ama deniz doldurul-

madığı için çok daha içeride “Benzinci ibrahim”in istasyonu-

nun bulunduğu yerden itibaren Alaybey tarafında evler yine

bitişik nizam yapılmıştı ama çok üç katlıydılar. Arka tarafla-

rında ise erik ağaçlarının, kayısı ağaçlarının bulunduğu güze-

lim bahçeler vardı.

Rüzgarlı havalarda dalgalar evlerin kapılarına kadar vurur-

du.

Sahilin diğer kesiminde ise, iskele’nin karşısındaki ufak

bölüm hariç, Bostanlı’nın sonuna kadar, evler-köşkler hep

bahçe içindeydi.

Alsancak’tan vapurla gelirken, o bahçelerdeki palmiye ve

hurma ağaçlarını, ağır ağır dönen yel değirmenleri seyretme-

ye bayılırdım.

Çocukluğumun Karşıyaka’sı14

iskelenin her iki tarafından denizin dibi, tamamen incecik

bir kumla kaplıydı.

23 Nisan’da veya en geç 1 Mayıs’ta deniz mevsimini oradan

denize girerek açardık.

Deniz öylesine temiz ve beraktı ki; balık yemi olarak kul-

landığımız sülünezlerin yuvalarını rahatlıkla görebilir ve par-

mağımızı kuma daldırdığımız gibi sülünezi çeker alırdık...

Susadık mı; susuzluğumuzu iskele önündeki çeşmeden ka-

na kana Yamanlar suyu içerek giderirdik. Çeşme’nin önünde,

karşı tarafta oturan subayların emirerleri, ellerinde testilerle

kuyruk oluştururdu.

Sahil boyunca kayıklar, narin yapılı şarpiler demirliydi.

Özellikle iskele-Bostanlı arasında, denize girmek veya tek-

neye binmek için yapılmış küçük iskeleler vardı. Bunların her

birine kendimizce isimler takmıştık; küçük deniz, beyaz deniz

gibi...

Yüzmek için bunlardan hergün bir başkasına gider ve san-

ki her birinde farklı özellikler bulurduk.

Sahil boyunca genç kızlar, kadınlar mayoları ile çekinme-

den denize girer, kıyıda sere serpe güneşlenirlerdi.

Yaz boyunca bütün gün mayo ile gezer, denize girer girer

çıkardık.

Acıktık mıydı da bir somun sıcak ekmeği, nar gibi kırmızı

kocaman bir domatesle ve bir parça tulum peyniri ile yerdik.

Sabahları balıkçılar, yayvan sepetlerinde üzerine ıslak çu-

val parçaları örttükleri kocaman çipuraları satarlardı.

Onlarla aynı saatlerde sokak satıcıları, “buz gibi bardacık”

diye bağırarak dolaşırlardı.

iç sokaklardaki evlerin çoğu bahçe içindeydi. Kendi bahçe-15

lerinde üç-dört çeşit erik bulunan çocuklar bile, erik hırsızlı-

ğı yapmaya bayılırdı.

Sıcak öğle saatlerinde sokaklar bomboş olur, kumru sesin-

den başka ses duyulmazdı. Yusufçuk, yusuf, yusufçuk...

Bazı geceler düşümde, o eski Karşıyaka yaşıyor. Çarşı için-

de “Karakulak”ın dükkanına giderek, günlüğü yirmibeş kuru-

şa “Pardayanlar”ın altıncı cildini kiralıyorum.

Cumhuriyet, 14 Aralık 1989;

Gazete Ege, 19 Mayıs 1997161

940’lı, 1950’li yıllarda, Körfez’in suları masmaviydi. Va-

purla Alsancak’tan Karşıyaka’ya giderken, üstümüzde

martılar çığlık çığlığa uçuşur, yunus balıkları bizimle ya-

rışa girişirdi. Çipura avlamak için en uygun bölge tersane ci-

varıydı. Babam bazı geceler, oltalarını ve çipuraların en sevdi-

ği yem olan mamunları alıp, oralara balığa gider, ertesi sabah,

her biri birer kilo civarında üç-dört çipura ile dönerdi. iz-

mir’in denizi gerçekten kız, kızları da gerçekten deniz kokar-

dı. Çünkü; Güzelyalı’dan Bostanlı’ya kadar bütün sahilde, cı-

vıl cıvıl kızlar, yaz boyunca denize girer, geceleri de henüz ku-

rumamış saçları ile kordonda gezinirlerdi. Artık izmir’in deni-

zi kız değil, deniz bile kokmuyor. Vahşi kapitalizm, kendi ge-

lişmesi uğruna, atıklarını düşüncesizce boşaltarak öldürdü

onu... Eskiden ara sokaklarda yaşayan insanlar, yaz gecelerin-

de sandalyelerini kapı önüne çıkartır ve sokaklarda otururdu.

Biz çocuklar, birdirbir ya da saklambaç oynarken, büyükler

kendi aralarında sohbete dalardı. Gerçekten deniz kokan, kız

kokan imbat rüzgarı; ara sokaklarda dolaşır, insanların saçla-

rını okşardı. Açıkhava sinemasında Avare filmini seyrederken,

Körfeze Ağıt

1718

burnumuza yosun kokusu geliverirdi... fiimdi artık, imbat

rüzgarı sokak aralarında dolaşamıyor... fiimdi artık, izmir’in

sokakları deniz kokmuyor, yosun kokmuyor... Çünkü bütün

sahili boydan boya apartman duvarı ile ördük. O güzelim sa-

kız biçimi evleri yıktık. Karşıyaka’nın palmiyelerle, hurma

ağaçları ile örülü bahçelerini yok ettik. Onların yerlerinde

şimdi Çin Seddinden farksız bir apartman duvarı yükseliyor.

Birkaç bin arsa sahibinin çıkarına, izmir’in sokaklarını imbat

rüzgarından, deniz kokusundan yoksun bıraktık... Zavallı im-

bat ne yapabilir ki?.. Sokakları dolaşmak için, ne kadar çaba-

larsa çabalasın, beton duvarlara çarpıp çarpıp geri dönüyor...

Cumhuriyet, 17 Aralık 1989;

Gazete Ege, 28 Nisan 199721

B

abam hava astsubayı idi. Türkiye’nin en önemli hava

üslerinden biri olan Gaziemir’de görevliydi. Gaziemir’e

yakınlığı ve ucuzluğu nedeniyle bir süre Seydiköy’de

oturduk. ilk kardeşim de orada doğdu. Çok küçük olduğum

için o günlerden fazla birşey  anımsamıyorum. Ancak Seydi-

köy gerçek bir köydü.

Daha sonra yeniden Alsancak’a taşındık.

O günlerde Alsancak’ta pek çok havacı otururdu. Çünkü

trenle gidip-dönmek kolaydı...

Babam, akşamları tayın ekmeği ile dönerdi. Ekmeğin kar-

ne ile satıldığı bir dönemde, o esmer, ama kocaman tayın ek-

meği çok önemliydi ve asker olmanın en önemli bir ayrıcalığı

idi.

Sanırım genç kızlar; mavi üniformanın çekiciliği kadar, ta-

yın ekmeği nedeniyle de havacılarla evlenmek isterdi.

Annem, aynı sıralarda kendisini bir de yargıcın istemesine

karşın babamı seçmiş...

Nişanlı oldukları sırada bir gün, babamın uçağı “kabotaj”

olmuş. Yani kalkış sırasında ters dönmüş ve yanmaya başla-

mış. Açılan küçücük bir delikten zayıf olduğu için, önce ba-

bam çıkmış ve arkadaşlarını da kurtarmış. Öldükleri sanısıyla

ambulans yerine, cenaze arabası göndermişler. Babam ve iki

arkadaşı hastaneye cenaze arabası ile gitmişler.

Eski Havacılar22

“Kabotaj olmak” deyimini, siviller pek bilmez. Ama havacı

ailelerinde bilmeyen yoktu.

Çünkü o günlerde uçaklarımız sıkça kabotaj olur veya ha-

vada arızalanıp düşerdi...

Sokakta oynadığımız sırada; bir grup subay belirirdi. Hü-

zünlü bir biçimde ağır ağır yürürlerdi...

Hangi kapıyı çalmışlarsa, birazdan o kapının ardından çığ-

lıklar ve hıçkırıklar yükselirdi.

Evin babasının ya da gencecik teğmen oğlunun, şehit düş-

tüğü haberi böyle verilirdi...

Ertesi gün, bayrağa sarılı tabut evin önüne getirilirdi.

Evi doldurmuş olan havacı eşleri, anneleri çığlık çığlığa ağ-

lar, ölenin yakınları tabutun üstüne kapanır, kalkmak iste-

mezlerdi...

Biz çocukların bile, içinden; günlerce oyun oynamak gel-

mezdi. fiehit çocuklarına karşı, her zaman biraz çekingen ve

saygılı davranır, onları incitmekten korkardık.

Atatük’ün “istikbal Göklerdedir” özdeyişinin gereğini yap-

mak için, kanat çırpan ve yaralı bir kuş gibi yere çakılan hava

şehitlerini saygıyla anmamak hiç olur mu?..

Cumhuriyet, 1 Ocak 1990;

Gazete Ege, 9 Haziran 199723

S

evgiyi, anneannemden öğremiş olmalıyım. Ölürken son

sözü “Erdincimi dövmeyin” olmuş. Yaşantımın ilk sekiz

yılının üç-dört yılını onunla, Alsancak’ta onun evinde ge-

çirdim. Anımsıyorum, bir gün Soğukkuyu’ya babamın evine

gitmiştik, uyumuş kalmışım. Anneannem son vapuru kaçır-

mamak için beni bırakıp kalkmış. Nasıl olduysa fark ettim.

Öylesine ağlamışım ki, sokaktan duymuş. Dönüp geldi. Bom-

boş Bayraklı vapurunda dizinde uyudum.

Öldüğünde o kadar üzüldüm ki, teyzem beni bir yıl için

alıp istanbul’a götürmek gereğini duydu...

Kırmızı boyalı, üç tekerlekli tahta bisikletimi anneannem

almıştı.

Tepecik pazarına birlikte giderdik... Ne istesem alırdı. Ben

en çok kayısı pestili, vişne kurusu, çökelek peyniri isterdim...

Çökelek peynirini, çingen pilavı yaptırmak için isterdim.

Sık sık da yaptırırdım.

Çingen pilavının yapılışını bilmeyenler için anlatayım. Çö-

keleğin içine domates, taze biber soğan ve maydanoz ince in-

ce doğranır. Üsüne bol zeytinyağı ve toz kırmızı biber konur...

Çingen pilavı hazırdır.

Anneannem, salatada çorbada limon kullanmazdı. Koruk

mevsiminde, bolca koruk suyu sıkmış olurdu; onu kullanırdık

yıl boyu...

Kalburabastı24

Domatesin ucuzladığı mevsimde hem domates, hem de acı

biber salçası hazırlar, ayrıca bolca tarhana da yapardı. Makar-

nayı da çarşıdan almazdık. Anneannem erişte keserdi...

Arka odadaki sedirin altı, mis gibi kış kavunu kokardı.

Bin dokuzyüz kırklı yıllar, izmir’in yaman kışlar yaşadığı

yıllardı. Oldukça sık kar tuttuğu bile olmuştu. Eğer kar tut-

muşsa bir tasın içine doldurur, üstüne anneannemin kendi

eliyle kaynatmış olduğu pekmezden bolca dökerek, kar helva-

sı hazırlar ve kaşık kaşık yerdik.

Anneannemin hazırladığı bütün yiyecekler  güzeldi. Ama

içlerinden birinin, benim için çok özel önemi vardı: Kalbura-

bastı...

Ne çok sert olurdu, ne de çok yumuşak. Ne iyi pişmemiş,

ne de yanmış... fiurubu içine kadar emerdi. fiurubun tadı ve

kıvamı da hiç değişmezdi.

Kalburabastı yapmaya kalkıştı mıydı, yanına oturur, baştan

sona izlerdim..

Sonradan da çok kalburabastı yedim. Ama hiçbirisinde an-

neannemin kalburabastılarının tadını bulamadım. Bir keresin-

de, evin avlusunda, hem şurubun kaynamasını izliyor, hem de

köfteci Bekir amcanın kızı Ayten ile oynuyordum. Ayten en

yakın arkadaşımın ablasıydı. Bizden sanırım iki yaş büyüktü.

Uzun düz saçları, hafif çilli bembeyaz bir yüzü vardı. Birden

elimdeki düdüklü oyuncak testiyi kapmak istedi. Çekişmeye

başladık... O ara tencereye çarptık ve kaynar şurup bacağıma

döküldü. Hastanelik olacak ölçüde yandım.

Uzun yıllar sonra Ayten’in kendini öldürdüğünü duydum.

Bekir amca sevdiğine vermemiş onu...

Anneannemin  kalburabastısını nasıl unuturum.

fiurubunun yanığını, kırk iki yıldır sağ bacağımda taşıyo-

rum.

Cumhuriyet, 2 Ocak 1990;

Gazete Ege, 11 Mayıs 199725

Ben zeytin ağacıyım...

Ana yurdum Anadolu’dur.

Yaşamak için, en uygun toprağı ve iklim koşullarını, Akde-

niz kıyılarında buldum.

incir ve çekirdeksiz üzüm kardeşlerimle birlikte, Ege Böl-

genizin simgesini oluştururum.

Diğer tarım ürünlerinin yetişmediği, kıraç, eğimli, kurak

ve yoksul topraklarda yetiştirilebilirim.

Bu nedenle, kıyılarınızı süslemek yanında, özel bir ekono-

mik değerim de vardır...

Aslında, biraz geç mahsule yatarım. Ancak, altı-on yaşla-

rım arasında ekonomik ürün vermeye başlarım ve olgunluk

dönemine, seksen-yüz yaş arasında ulaşabilirim.

Bu özelliğimin nedeni, tembellik değil; çok uzun ömürlü

oluşumdur. Eğer kesmez köklemezseniz, biraz da bakım gös-

terirseniz, bin yıl yaşayabilirim ben...

Dolayısıyla, pek çok insan neslini görebilirim ve bu özelli-

ğim nedeniyle de, kişilerin ve hatta bir tek neslin malı sayıl-

mam gerekir. Beni, ulusal bir servet saymalı ve yok edildiğim-

de boşluğumun kolay doldurulamayacağını bilmelisiniz...

Aslında, bana diğer ülkelerdeki kadar iyi baktığınızı söyle-

mem. ispanya, Yunanistan gibi ülkelerde, zeytinimi beni hır-

palamadan toplamak için çeşitli teknikler geliştiriyorlar. Beni

insan boyunda tutmayı bile başardılar ki, zeytinlerimi elle top-

lasınlar.

Siz ürünümü almak için beni hala sopalarla döversiniz. Bu

nedenle, filizlerim zedelenir ve bir yıl iyi ürün verirsem ertesi

Zeytin Ağacı...26

yıl veremem. Yok yıllarındaki ürünüm, var yıllarına göre dört-

te bir oranına kadar iner. Toprağımı çok seyrek sürer, hemen

hemen hiç gübre vermezsiniz.

Dolayısıyla, ana yurdum Anadolu, ağaç varlığı açısından,

dünyada ancak dördüncü sırayı alabilmektedir.

Bu durumdan üreticimi sorumlu tutmuyorum...

Çok uluslu tekeller yağımı unutturdu. Halkınızı margarine

alıştırdı. Yağımı tanıtmak, kullanımını özendirmek için; rad-

yolarınızda, televizyonunuzda bir tek program bile yapılmı-

yor...

Yunan halkı kişi başına yılda yirmi bir kilogram zeytinyağı

tüketirken, siz kişi başına, ancak iki kilogram tüketiyorsunuz.

Anadolu’da beni hiç tüketmeyenler var...

Oysa, sıvı vağ açığınız, yılda yüzelli bin tonu buluyor ve bu

açığı kapatmak için siz, yurt dışından ayçiçek yağı getiriyor-

sunuz.

Bu koşullarda da, benim korunmam ve bakımım, üretici-

min gücünü aşıyor... Ürünü para etmiyor çünkü...

Devlet korumasının, devlet desteğinin artması, ulusal

parklarda korunmaya alınmam gerekirken devlet elini eteğini,

büsbütün çekiyor...

Ben tüm olumsuzluklara karşın, varlığımı sürdürdüm, yi-

ne sürdürürüm.

Ama, şimdi de beni kesip kesip, kökleyip kökleyip, yerime

çirkin villalarınızı dikmeye başladınız....

Kıyılarınızda sayım giderek azalıyor.

Üçkuyular’daki tepede, şimdi benim yerimde koskoca

Oyak Sitesi yükseliyor. Balçova teleferikte de kıydınız bana.

Ben yaşamak istiyorum...

Siz de torunlarınızın, onların torunlarının yaşamasını is-

temelisiniz.

O zaman bırakın beni, bin yıl yaşayayım...

Cumhuriyet, 13 Ocak 1990;

Gazete Ege, 8 Eylül 1997Bin dokuz yüz ellili yılların başları...

Sabahın erken saatlerinde, Karşıyaka’nın ara sokakları

bomboş.

Hava şimdiden sıcak. Cırcır böcekleri, birazdan ötmeye

başlayacak...

Uykumu alamamışım. Ama gevrek, sabah gevreği, o saat-

lerde satılır, satılırsa...

Kardeşimle birlikte, gevrek satıyorum. Bağırmaya utandı-

ğım için, ben sepeti taşıyorum, kardeşim bağırıyor; “Haydi

gevrek var, sıcak gevrek. Kazan gevreği bunlar...”

Arada bir, bir kadın başı pencereden uzanıyor ve sesleni-

yor, “Getir oğlum gevrekçi, dört tane getir.”

Sepetin üstündeki beyaz örtüyü açıyorum, havaya sıcacık

bir buhar yükseliyor. Gevreklerimiz, gerçekten sıcak mı, sı-

cak...

Sonra dört sıcak gevreği, çıkarıp kardeşime veriyorum, el-

leri yana yana götürüyor.

Varlıklı değildik ama, mahalledeki pek çok arkadaşımız

gibi, yalınayak gezecek kadar yoksul da değildik. Bu yüzden

arkadaşlarımıza özenerek, yalınayak gezdiğimizde, onların

ayaklarına batmayan bütün cam parçaları, bizim ayağımıza

batardı.

Yoksul sayılmazdık ama yaz tatillerinde kardeşimle birlik-

Karşıyaka’da Sabah Gevreği

2728

te gevrek sattık bir dönem. Sabah gevreği ayrı akşam gevreği

ayrı.

Kardeşim kendi adına soğuk su ve buzlu koruk şerbeti de

satmıştı.

Aslında, Yahudi çocukları gerçekten öyle yapar mıydı bil-

mem ama, babam en varlıklı Yahudilerin bile -izmir’de yoksul

Yahudi pek yoktu galiba- çocuklarına gevrek sattırdıklarına,

işportacılık yaptırdıklarına ve bu yüzden varlıklı olduklarına

inandırmıştı bizi...

O yıllarda, “her mahallede bir milyoner yaratma” politika-

ları, Türkiye gündemine girmişti.

Babam da, kardeşim de, ben de varlıklı olmayı istiyorduk,

doğal olarak.

Jean Paul Satre’ı okumamış babam; nereden bilsin ki, sür-

günde yaşayan Yahudiye, pis iş sayılan ticaret dışında tüm

alanlar kapatılmıştı asırlar boyu.

Devlet yönetiminden askerlikten, tarımdan yasaklanmış

Yahudi de ticarette uzmanlaşarak, büyük varlıklar edinmiş ve

kendisini ezenleri, ezmeye başlamıştı.

Ben okuyup, yazdıkça çocukluğumun varlıklı olma tutku-

sundan utanç duymaya başladım ve kamu görevlerine yönel-

dim.

Kardeşim ticaretle uğraşmayı sürdürdü. Benden küçük ol-

duğu halde, yıllar önce varlık edinemeden öldü.

Asırlar sonra, Yahudi kendi devletini kurdu. fiimdilerde

ticaretten çok savaş yapıyorlar.

Ben de, 1402 sayılı yasaya dayanılarak, kamu görevlerin-

den yasaklandım.

1980 yılından bu yana, acaba kaç 1402’lik gevrek satarak

geçinmek zorunda kaldı yıllar boyu?

Cumhuriyet, 20 Ocak 1990

Gazete Ege, 30 Haziran 199729

OYAK Sitesi’nde oturanlar alınmasın, bu onların suçu

değil. Doğayı katletti isek, bu hepimizin suçu. OYAK

Sitesi bir örnek sadece...

Üniversiteyi Ankara’da okudum. O zamanlar Cebeci’de

bahçelerinde kayısı ağaçları olan iki katlı evler çoğunluktaydı.

ilk şubat tatilinde, ailemin yanına, Diyarbakır’a gitmiştim.

Hukuk fakültesinde okuyan ve Ziya Gökalp Lisesi’nde sınıf

arkadaşım olan, iki Diyarbakırlı ile birlikte, üçüncü sınıf ya-

taklının kuşetliden ucuz olduğunu farketmiş ve üçümüz bir-

likte, Diyarbakır’a yataklı ile gitmiştik. Devlet Demir Yolları,

bu yanlışı, bizden epey sonra farketti.

Bu benim, ilk yataklı vagon yolculuğumdur.

1958 fiubat ayındaki bu yolculuğumda kış çok sertti. Tren

yolu bir süre kapanmış, sonradan açılmıştı. Uzun süre, etrafı-

mızdaki kar duvarından başka bir şey göremeden, yolculuk

yaptık. Ama sofaj bozuktu ve geceleyin yatakta sıcaktan terli-

yorduk.

O yıl, yaz tatilinde, istanbul’a teyzemin yanına gittim ve is-

met Paşa’ya komşu olarak Taşlık’ta yaz tatili geçirdim...

Daha sonraki üç yıl, hem şubatta, hem de yaz tatilinde, iz-

mir’e geldim. Babam, yeniden izmir’e atanmıştı.

izmirli arkadaşlarımla birlikte motorlu trende poker oyna-

yarak gelirdik.

Körfez kokmaya başlamıştı. Ama fiakir, yine de Bayrak-

Oyak Sitesi30

lı’dan geçtiğimiz sırada, “Ah izmir ne güzel kokuyor” derdi.

fianslı olmalıyız ki, o üç şubat tatilinde de izmir bizi pırıl

pırıl güneşli, bahar günleri gibi günlerle karşıladı.

Yener’in güzel nişanlısıyla, bu güzel şubatların birinde Kar-

şıyaka kordonunda tanışmıştık. Yener benimle geziyordu, ni-

şanlısı Yener’in annesiyle...

O şubatlarda bazı günler, vapurun güvertesinde, açık hava-

da oturup çay içerek Karşıyaka’ya gittim.

Ama çoğu kez, şimdi OYAK Sitesi’nin bulunduğu tepeye

tırmanırdım. Evimiz onun yamacındaydı.

Bir kitap alır, tepeye çıkardım. Tepede her zaman yemyeşil

otlarla kaplı, küçücük bir düzlük vardı.

Yamaç, çokça zeytin, biraz da incir ağacı ile kaplıydı.

Tepeye ulaşmak, yorucu bir uğraş gerektirirdi ama, değer-

di. Ulaştım mıydı oturur izmir’i seyrederdim önce. Sigaraya

yirmi bir yaşında başladım. O yüzden, bir sigara tüttürmez-

dim.

Biraz kitap okur, biraz izmir seyrederdim.

Sonra bir gün, yine çıkarken tepeye birbirine sarılmış, to-

zu dumana katan, iki kocaman yılana rastladım.

Ödüm koptu. Deliler gibi aşağıya koştum.

Bir süre gidemedim tepeye.

Sonra evimiz değişti, uzaklaştık.

fiimdiki işyerim, OYAK’a çok yakın. Ne zeytin kalmış, ne

de incir...

Eskiten kitap okuduğum zirveye asfalt yollardan yürüye-

rek çok kolay ulaşabilirim.

Kuşkusuz yılan da yok...

Ama, ya tepedeki çimenli alan da kalmamışsa...

Bir türlü gidemiyorum...

Cumhuriyet, 4 fiubat 1990;

Gazete Ege, 6 Ekim 199731

L

iseyi Diyarbakır’da okudum. Ziya Gökalp mezunu ol-

makla övünürdüm. En yakın iki arkadaşımdan Önder,

Diyarbakırlı, Hayri ise Gaziantepli’ydi. Etnik kökenlerini

ve mezheplerini bugün bile bilmiyorum. Hiç sorgulamamış-

tık, çünkü önemi yoktu.

Akşamları okul çıkışı, Dicle’yi uzaktan seyretmek için,

elektrik fabrikasına doğru yürürdük. Derslerden konuşurduk,

Balkanlar’ın ve Orta Doğu’nun en büyük sineması olan Di-

lan’daki filmlerden konuşurduk ve elbette çoğunlukla da kız-

lardan. Üçümüz de uzaktan uzağa, birer kız severdik. Bir za-

manlar Diyarbakır’da kızlar hep uzaktan uzağa sevilir ve de en

yakın yüz metreden peşinden yürünürdü. El-ele gezeni gör-

mek ne mümkün...

Üstelik, bir kızın peşinde, birden fazla delikanlı dolaşırdı,

hem de arkadaşlarıyla grup halinde. Bir gün, yine böyle dola-

şırken “beden dibinde” düelloya çağrıldığım zaman anlamış-

tım, belalı bir rakibim olduğunu. Suçu, iri-yarı Önder üstlen-

meseydi, kimbilir başıma neler gelirdi. Düello olmadı. Benim

rakibim gibi, kızlarda bilmezdi peşinde dolaşan kalabalık için-

de kimin kendisine vurgun olduğunu.

Ben akşamları gün batmaktayken, elektrik fabrikasının or-

dan, Dicle’nin geldiği yöne bakar, Karşıyaka kızlarını düşler-

dim. Önder ve Hayri, izmir’i görmemişler ne kadar uğraşsam

anlatamazdım. Kimi tatil günleri, irimlerin arasında yürüyüp

(irim, Muğla tabiri, orada ne derlerdi anımsamıyorum) nehir

Bir Zamanlar Diyarbakır3233

kıyısına inerdik. Yazlık niyetine kullanılan saz kulübeler var-

dı. Dinamitle balık avlayanlar olurdu. Dinamiti patlatıp sonra,

yan yana dizilip ölmüş ya da baygın balıkları yakalamaya çalı-

şırlardı. On tane yakalarlarsa yüzlercesi Basra’ya doğru gider-

di. Koca koca sazanlar...

Dicle’nin buz gibi sularında çok yüzdüm. Nehir çoğu yer-

de, ayak bileklerimi az geçerdi. Ama aldanmamak gerek. Sınıf

arkadaşım Nebil, Dicle’de boğuldu.

Ben üç yıl boyunca Diyarbakır’ı, bir Diyarbakırlı gibi yaşa-

dım. Hep, eski şehirde, surların içinde oturduk. Bizim toprak

damımız da “loğlanırdı”. Daracık yollardan okula giderken,

tepemden aşağı kar kürenirdi. Sabahları ters çevirip akrep

yoklaması yapmadan ayakkabılarımı giymezdim. Yazın, 41

derecede yumurta da pişirdim, kışın eksi kırk bir derecede

okulların tatil edilmesinden yararlanıp, sokaklarda da dolaş-

tım.

fiimdilerde hava raporlarını izlerken bakıyorum da Diyar-

bakır’ın sıcaklığı, yaz-kış neredeyse izmir ile aynı, GAP gölle-

ri, iklimi nasıl da değiştirmiş.

Ziya Gökalp, iyi bir liseydi. Boş geçen dersimiz olmazdı.

Matematik ve felsefe öğretmenlerimizden çok şey öğrendim.

Resim dersine ise ilgilenen herkes tanır, ünlü ressam Turan

Erol gelirdi. Not ortalamamı hep o düşürdü.

Ziya Gökalp, iyi lise olmasaydı, ben, Mülkiye giriş sınavını

öyle kolaylıkla kazanamazdım. Umarım Ziya Gökalp şimdi de

iyi bir lisedir.

Bir zamanlar Diyarbakır’da ben, üç yıl boyunca, Kürt-Türk,

Sünni-Alevi ayrımı bilmeden yaşadım...

Gazete Ege, 15 Eylül 199734

B

ütün çocuklar, meyveyi dalından koparıp yemeyi çok

sever. Ben de çok severdim.

Benim neslimin çocukları bu konuda, şimdiki çocuklara

göre çok daha şanslıydı kuşkusuz.

Karşıyaka’da, hatta Alsancak’ta, değişik cinste, pek çok

erik ağacı vardı, dut ağacı vardı...

Küçük Yamanlar’ın eteği, kayısı bahçeleri ile örtülüydü...

Kendi bahçemizde de erik ağaçları olduğu halde, komşu

bahçelerinden erik çalmaya bayılırdık.

“Kitap hırsızlığı, çiçek hırsızlığı ve hele hele erik hırsızlığı,

günah değilmiş” derdik.

italyan eriğini, mürdüm eriğini de çok severdim ama, can

eriğini hiç birine değişmezdim. Önce o ortaya çıkardı, yazı

müjdelerdi ve ben tuza banıp banıp yerdim...

Anneannemin bir asması vardı. Avlunun üstünü tümüyle

örterdi. Ne demiş asma? “Bana, tutunacak yer gösterin, aya

tırmanayım...”

Anneannem, asmasındaki korukların üzüm olmasını bek-

lemez, hepsini keserek, koruk suyu hazırlardı... Yazın buzlu

koruk şerbeti içerdik.

Sultaniye üzümü de, can eriği kadar, belki de ondan bile

çok severdim. fiimdi, şaraplık olmayacak kadar değerli. Ama

Baküs şarabı, “kınalı yapıncak”tan mı üretilir, yoksa sul-

taniyeden mi, bilemiyorum.

Sultaniye35

Bildiğim şey, sultaniye, zeytin ve incirle birlikte, Ege’nin

simgesidir.

Sultaniye üzümü, kütüğünden kopararak yemek mutlu-

luğunu, ilk kez Cumaovası’nda tattım.

Babam istanköy’lüdür. Bir bölüm akrabası, Cumaovası’na

yerleşmiş. Bağları varmış, bir de herşeyi satan, büyük dükkan-

ları.

Bir gün bizi, onları ziyarete götürdü. Uzun burunlu bir

otobüsle, eğri büğrü yollardan geçerek, Cumaovası’na gittik.

Bana, çok uzun bir yolculuk gibi gelmişti.

Orada, birkaç gün konuk olarak kaldık...

Konukluğumuzun ilk sabahı erkenden, gün doğmadan

uyandım. Geceden izin almıştım. Evin arkasındaki oldukça36

büyük bağa daldım. Sultaniye salkımları olgunlaşmıştı.

Salkımlar kocamandı. Artık, çiğ mi yağmıştı, yoksa kırağı mı,

bilmiyorum. Sultaniye tanelerinin üstü buğu ile kaplıydı.

Parmağımı sürdüm mü iz kalıyordu.

En iri bir salkımı koparıp, aç karnına, ama büyük bir key-

ifle yiyip bitirdim.

Sultaniyenin en güzeli, Alaşehir’in Piyadeler köyünde

yetişir. Beni oraya ilkin bir akşamüstü, Özer Yalçındağ götür-

müştü...

ingilizler, akşam beş çaylarından vazgeçemezler. Beş çay-

ları ile birlikte de üzümlü kek yemeğe bayılırlar.

Sultaniye, iran’da, Afganistan’da, Avustralya’da,

Yunanistan’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yetişir, ama

ingilizler en çok Ege Sultaniyesini isterler.

Çünkü ingilizler, kestikleri zaman kekleri parçalansın iste-

mezler.

Bir tek, Ege sultaniyesinin kabuğu çok incedir ve kekle bir-

likte, kolaylıkla kesilir, keki parçalamaz.

Londra’da yaşlı bir ingiliz kadını, artık geride kalmış

görkemli günleri düşleyerek, fincanına, Hindistan çayı doldu-

rurken, üzümlü kekini, parçalamadan dilimliyor...

Piyadeler köyünde de Selendili kızlar asma kütüğünden,

kuruyup ingiltere’ye gidecek, sultaniye salkımlarını kesiyor...

Asma kütüğü bin yıl yaşamaz ama, incirden, zeytinden

şanslı. Çünkü çabuk yetişiyor anlara göre...

Cumhuriyet, 6 fiubat 1990

Gazete Ege, 2 Eylül 199737

B

enim çocukluğumda izmirliler margarin nedir bilmez-

di... Ya tereyağı vardı, ya da sade yağ, en çok da zeytin-

yağı. Egeliler zeytinyağını bir başka sever. Etli yemekle-

ri bile zeytinyağlı pişirirler.

Sade yağ, ya Trabzon yağı olurdu ya da Urfa. Pilava Trab-

zon yağı yakışırdı, baklavaya, tatlıya Urfa yağı. Bornova cad-

desinin girişindeki aşçı, vitrinini, Trabzon yağı ile pişirilmiş

bir lenger dolusu pilavla süslerdi. Yıllar sonra Trabzon’a gö-

revli gittiğimde, sade yağlı Kalkan pilavını yiyebilmek için

günlerce uğraşmıştım. Günlerce uğraşmıştım çünkü, ben öğle

yemeğini saat onikiden sonra yerdim. Kalkan pilavı ise en geç

onbirde biter ve yenisi pişirilmeden dükkan kapatılırdı...

fiimdilerde çocuklar için pek çok abur-cubur var; fıstık ez-

mesi, fındık ezmesi, renk renk şekerler, çikolatalar ve kola-

lar... Eskiden biz de yemek saatleri dışında acıkır, abur-cubur

islerdik. O zamanlarda da, at arabalarına yüklenmiş çuvallar-

dan aşırdığımız meyan kökü vardı, meyan balı, anason şekeri

vardı... Ama ben acıktığımda en çok zeytinyağı yemeği sever-

dim. Bir tabağa zeytinyağı doldurur, üstüne tuz ve kırmızı bi-

ber ektikten sonra, sıcacık ekmeği banıp banıp yerdim... Ar-

kadaşlarım arasında, tuzlu ve toz kırmızı biberli zeytinyağı ye-

meği sevmeyen yoktu.

Sonradan margarin geldi. Önce onyedi kilogramlık büyük

tenekelerde geldi, ardından iki kilogramlık yuvarlak teneke-

lerde. Büyük reklam kampanyaları ile geldi. Üstelik bizim yağ-

...Ve Sonra Margarin Geldi38

larımızdan ucuzdu. Ardından hem hayvancılığımız gerileme-

ye başladı, hem de zeytinciliğimiz... Giderek, Trabzon yağı ve

Urfa yağı ortadan kayboldu. Devlet de desteğini çekince, zey-

tinyağını da neredeyse Egeliler bile unutur oldu. Zeytinyağını

yurt dışına satıyor, yurt dışından margarin üretimi için onbin-

lerce ton ayçiçek yağı veya soya yağı getiriyoruz...

Televizyonumuzda hergün margarincilerin savaşını izliyo-

ruz. güzelim zeytinyağımız ise hiç yok... Oysa antik çağlarda

Ege kıyılarına yanaşan gemilere, oluklar içinde akıtılarak zey-

tinyağı yüklenirmiş...

Tariş zeytinyağı delegesi Nihat Fidan’la rakı içmeye gidiyo-

rum. Masaya önce salata, fava ve radika geliyor. Nihat her za-

manki gibi bunların zeytinyağını az buluyor. Yarım bardak

zeytinyağı getirtiyor. Önce kokusunu, tadını denetliyor. El-

bette sızma değil, ama yine de güzel... O zaman; salataya, fa-

vaya ve radikaya bolca döküyor, rakımızı yudumlarken, arada

bir ekmeğimizi banıyoruz...

Cumhuriyet, 20 fiubat 199039

B

ugün Türkiye’de “Batı tipi bir sosyal demokrasi”den çok-

ça söz ediliyor. Bu deyimle anlatılmak istenen, Batı Avru-

pa demokrasilerinin üstyapı kurumlarını yurdumuza ek-

siksiz biçimde getirmek ise diyeceğim yoktur.

Ancak gerek Batı Avrupa toplumları ile bizim toplumumuz

ve gerekse Batı Avrupa sosyal demokratları ile Sosyaldemok-

rat Halkçı Parti arasında son derece önemli farklılıklar vardır

ve dolayısıyla bizim sosyal demokrasimiz Türkiye’ye özgü ol-

mak zorundadır.

Batı Avrupa sosyal demokrasilerinin kökeninde herşeyden

önce, emperyalist sömürü olgusu yatmaktadır. Bu partiler,

başlangıçta ihtilalci sınıf partileri olarak kurulmuşlardır. Daha

sonra, burjuva demokrasisi ile tanışmışlar ve bir yandan ken-

dileri nitelik değiştirirken, öte yandan burjuva demokrasisi-

nin niteliğini de etkileyerek sosyal demokrasinin oluşmasını

sağlamışlardır. Bu oluşumun nedeni, sömürgeci Batı Avrupa

burjuvazisinin emperyalist sömürü yoluyla geri kalmış ülke-

lerden sızdırdığı artı değerden kendi işçi sınıfına da pay ver-

mesidir.

Batı’dakilerden SHP’nin ayrılığı

işte bu yüzden, Batı Avrupa sosyal demokrat partileri re-

vizyonist özellik kazanmışlardır ve antiemperyalist değiller-

dir. Fransa bugün Mitterrand yönetiminde de emperyalist bir

ülke olmayı sürdürür.

Batı Tipi Sosyal Demokrasi mi?40

Türkiye ise emperyalist bir ülke değildir. Tam tersine em-

peryalizme karşı ilk kurtuluş savaşını veren bir ülke olmasına

karşın, yine de emperyalist sömürü altındadır. Bu nedenle

Türkiye sosyal demokrasisi her şeyden önce antiemperyalist

olmak zorundadır.

Batı Avrupa demokrasilerinin militarizm sorunları yoktur.

Ama Türkiye sosyal demokrasisi antimilitarist, antifaşist ol-

mak zorundadır. Türkiye, teokratik devlet özlemlerinin de

tehdidi altındadır. Bu yüzden, Türkiye sosyal demokrasisi,

cumhuriyetçiliği ve laisizmi gündeminin ön sıralarında tut-

mak zorundadır. Misak-ı Milli’yi korumak için antişoven ol-

mak zorundadır.

SHP, Batı Avrupa sosyal demokrat partilerinden farklı ola-

rak kuruluşundan itibaren kitle partisidir. Kökeninde Kuvayı

Milliye ve hatta ittihat ve Terakki vardır. Ama sınıf partileri-

nin yasaklı olduğu Türkiye’de, SHP sınıf partilerinin bir kısım

işlevlerinin de üstlenmek zorundadır. Parti içinde emeğin

ağırlığı artmalı, SHP emekçı sınıf ve katmanların sözcülüğü

görevine ağırlık vermelidir.

Batı Avrupa ülkelerinde sanayi devremini burjuvazi ger-

çekleştirmiştir. Aslında ekonomik kalkınma, burjuvazinin ta-

rihsel görevidir. Bu yüzden, bazı Avrupa sosyal demokrasile-

rinin kalkınma sorunları da yoktur. Onların temel sorunları,

daha adil paylaşımdır.

Türkiye’de ise “her mahallede bir milyoner” yaratma poli-

tikaları ile ortaya çıkan burjuvazi, ekonomik kalkınmayı başa-

ramamıştır. Bu nedenle, ekonomik kalkınma görevi de sosyal

demokratlara düşmektedir. SHP, sosyal demokrasiye özgü,

ayrıntılı bir kalkınma modeli geliştirmekle yükümlüdür.

Kalkınma modeli nasıl olmalı?

Sosyal demokrat kalkınma modelinin nasıl olması gerekti-

ği, kuşku yok ki ayrı ve uzun bir tartışma konusu. Bu neden-41

le ben burada, tartışmaya katkı sağlar umuduyla, kişisel gö-

rüşlerimi kısa başlıklar halinde açıklamak istiyorum:

• Sosyal demokrat kalkınma, planlı ekonomiye dayanır.

Plan, kamu sektörü için emredici, özel sektör için ise yol gös-

terici ve yönlendirici olmalıdır. Makro bir tarım politikası zo-

runludur. Emredici değil, yol gösterici ve yönlendirici nitelik-

teki bu planda, hangi ürünün nerelerde ve ne miktarda üretil-

mesi gerektiği belirtilmeli ve plana uygun üretim devlet tara-

fından sonuna kadar desteklenmelidir.

• CHP’nin işlevini tamamlamış olan klasik devletçilik an-

laşıyı terk edilmelidir. Çünkü üretim ilişkilerinin özüne do-

kunmayan bir devletçilik, devlet kapitalizmidir ve sonuçta

sermayeye hizmet etmektedir. SHP’nin savunması gereken

tez, ekonominin de demokratikleştirilmesi ve üretim araçları

mülkiyetinin yaygınlaştırılması olmalıdır. Örneğin SHP ikti-

darında Tekel’in yeniden güçlendirmek yerine tütün tarım sa-

tış kooperatifleri ve birlikleri güçlendirilmeli, sigara fabrikası

kurma tekeli üretici köylünün, demokratik-ekonomik örgüt-

leri olan bu kooperatiflere verilmelidir.

Ekonominin demokratikleştirilmesinde tarımsal amaçlı

üretim kooperatifleri, yerel yönetimler, tüketim kooperatifle-

ri ve sendikalar çok etkin birer araç olabilirler. Başlangıçta

kendi ürünlerini işleyebilecek işletmeleri olan tarım koopera-

tifleri, neden sonra birbirleri ile ve yerel yönetimlerle birleşe-

rek üretim girdilerini üretecek fabrikalar kurmasın, hatta son

aşamada ağır sanayi yatırımlarına bile girişmesin?

Bu amaç doğrultusunda, kooperatifler bankası ve yerel yö-

netimler bankası mutlaka kurulmalıdır. Bütün bu kuruluşlar,

demokratik biçimde yönetilmeli, devlet yönetici değil ama et-

kin denetleyici olmalıdır.

• Türkiye’deki hızlı enflasyon, ne bir kazadır ne de kader.

Hükümet, izlediği kur politikası ile yüksek faiz politikası ve

KiT ürünlerine haksız zamlar yaparak enflasyonu bilerek ve

isteyerek körüklemektedir. Enflasyonun halkın cebinden tır-42

tıkladığı satınalma gücü buharlaşıp yok olmamakta, sayıları

giderek azalırken servetleri çığ gibi büyüyen holdinglerin ka-

sasına gitmektedir. Amaç, sekiz-on holdingi dış rekabete da-

yanabilecek ölçüde güçlendirerek ekonominin dışa açılmasını

sağlamaktır. Bir anlamda kapitalist yoldan kalkınmanın gere-

ği yapılmakta, ama bu arada halkımız yaşamını sürdüremez

duruma düşürülmektedir.

Sonuç

O halde SHP, her şeyden önce iktidara geldiği zaman enf-

lasyonu durdurabileceğini büyük bir güvenle halkımıza anlat-

malıdır. SHP aynı zamanda yaşanan enflasyonun, talep enflas-

yonu değil maliyet enflasyonu olduğunu, dolayısıyla emek ge-

lirlerindeki artışın enflasyonu azdırmayacağını açıklayarak

daha iktidarının ilk günlerinde, ücretleri, maaşları ve tarım

ürünleri fiyatlarını önemli ölçüde yükselteceğini yüreklice

açıklamalıdır.

• Türkiye’de işsizlik, enflasyonu bile aşacak bir sorun nite-

liği edinmeye başlamıştır. SHP iktidarının, en ivedi çözüm

bekleyen bu sorunun çözümü için, özellikle tarıma dayalı sa-

nayilerde, emek-yoğun teknoloji kullanmalı, çabuk bir çözüm

yolu olarak işçilerin haftalık çalışma süreleri kısaltılarak fab-

rikalardaki vardiya sayısı artırılmalıdır. Sekiz saatlik çalışma

gününün yedi saate indirilmesi ile %12.5 oranında bir istih-

dam artışı sağlanacaktır.

Böylelikle, bir yandan işsizlere iş yaratılırken, öte yandan

da çalışanların dinlenmeye ve kültürel gelişmeye ayırabilecek-

leri zamanları da arttırılacaktır. Bu da sosyal demokrasinin in-

sana verdiği değerin bir başka gereğidir.

Cumhuriyet, 2 Mart 199043

– Erikler çiçek açtı...

Sokak aralarındaki tek tük ağaçta, görüyorum.

Bu kadarcık bahar dalı bile, coşku duymaya yetiyor.

Çağla çıkalı epey oldu.

izmirime bahar geldi.

Gökyüzü pırıl pırıl ve de gündüzleri hava, yeterince sıcak.

Dibi görünmeye başlayan barajlar, kaygı verse de güneşli

günler güzel.

Bugünlerde, körfez vapuruna binip, açık güvertede çay iç-

meli. Gerçi deniz bulanık ve kötü kokuyor. Ama olsun; ben de

denize değil, gökyüzüne bakarım. Uzaklara, Yamanlar’a ya da

Çatalkaya’ya bakarım.

Bakar da çocukluğumun körfezini düşlerim. Belki de, Kar-

şıyaka yalısının, yok olmuş palmiyelerini, yel değirmenlerini,

görür gibi olurum.

Sonra bir de kalkıp fuara gitmeli.

Ben, ilk baharda severim fuarı, tenhayken. Hele bir de yağ-

mur sonrasıysa ve güneş de açmışsa...

O zaman çimenler daha bir yeşildir. Ortalık mis gibi ıslak

toprak kokmaktadır.

Bahar44

Yapraklardan, dalların ucundan, düşmeye hazırlanan su

damlacıkları, güneşte parıldamaktadır...

Fuarın yeşil alanı, son yıllarda epey azaldı. Çirkin yapılar

ise çoğaldı. Ama yine de izmir’in akciğeri. Kent içinde daha

büyük yeşil alan yok.

Yangın yerini yeşile döndüren Behçet Uz’u, saygıyla anmak

gerek...

Yeşil özlemi ile Mustafa Kemal Sahil Bulvarı’na çıkıyorum.

Hayret, bazı yerlerde denizin dibi görünüyor.

Göztepe’de otlar büyümüş. Uzaktan bakınca, gri beton du-

varda, küçük yeşil bir pencere açılmış gibi. Yaz gelip otlar ku-

ruyunca, o küçük pencerede kapanacak.

Sahip Bulvarı’na da epey ağaç dikilmiş. Ama şimdilik yeşil-

lik cüce.

Elbirliği ile koruyup kollarsak ağaçlar beş-altı yılda büyür,

izmir’in yeşili de epey çoğalır.

izmir’in ilkbaharı kısadır. Yaz yakında gelir.

Diyorum ki, ilkbaharı yaşamanın tam zamanı.

“Bahçesinde ebruli hanımeli açan” minnacık bir evim olsa.

Renk renk açan sardunyalarım ve ille de bir de yasemin.

Sabah, çayım elimde, bahçeye çıksam. Bir yasemini kokla-

sam, bir hanımelini...

Cumhuriyet, 22 Mart 199045

Bugün pamuk, Ege’de en önemli tarımsal ürün...

Dış rekabete dayanıklı, en önemli sanayi dallarımızdan bi-

ri olan tekstil, onun sayesinde ayakta duruyor ve gelişiyor.

Sıvı yağ oluyor, margarin oluyor, yem olarak hayvanlarımı-

zı besliyor.

1861’de patlak veren Amerikan iç savaşı nedeniyle dokuma

sanayileri hammadde yetersizliği ile karşı karşıya kalan ingi-

lizler bir yandan Mısır’daki Nil Vadisi’ni, bir yandan da Ana-

dolu’daki Çukurova ve Ege’yi pamuk ekimine açmış.

Ege’de pamuk üretimi önce izmir’de başlamış, daha sonra

ise Nazilli ve Denizli’ye doğru yayılmış...

Aslında Ege’de pamuk tarımının geçmişi, isa’dan önce

üçüncü yüzyıla kadar uzanıyor.

Ama ben, tarladaki pamukla ilk kez izmir’de değil de, Çu-

kurova’da tanıştım.

Ya da öyle anımsıyorum...

Ya babam bizi pamuk mevsimi kent dışına çıkarmamış ya

da pamuğun önemini kavramak için yaşım küçükmüş.

Babamın babası Girit’te doğmuş, Yunan gelince istanköy’e

göçmüş. Yunan, istanköy’ü de alınca dedeme izmir yolu gö-

rünmüş.

Pamuğa Merhaba46

izmir’de sakız biçimi bir ev almışlar. Bir süre sonra ev ya-

nınca bu kez de Tarsus’a göçüp bağ edinmişler.

Annem beni Tarsus’a altı aylıkken götürmüş. Vagona beşik

kurmuşlar. Annem salladıkça pencereden dışarı savrulaca-

ğımdan korkarmış.

Ben dedemi Tarsus’ta değil, Dörtyol’da yerleşmiş portakal

yetiştirirken anımsıyorum. ilk erkek torunu bendim. Bu yüz-

den beni çok severdi ama, pek fazla birlikte olamadık.

Liseyi bitirdiğim yaz başı Dörtyol’a gittik. Toroslar’ın ete-

ğinde kurulu Dörtyol belki de Türkiye’de en çok yıldırım dü-

şen ilçedir.

Yıllardır görmedim.47

O zamanlar her taraf narenciye bahçeleri ile kaplıydı. Yol-

ların kenarlarındaki kanallardan gürül gürül sular akardı. Yi-

ne de bahçe sulama sırası bize geldiğimiydi, dedem ve amcam

“lüküs” lambasını ve tüfeklerini alıp gece yarısı su bekçiliğine

giderlerdi. Suyu başkası kendi bahçesine çevirmesin diye.

O yaz Dörtyol’da fazla kalamadım. Üniversite giriş sınavı

için istanbul’a gitmem gerekiyordu.

istasyon ilçe merkezinden epey uzaktı. Bir gün önceden bir

at arabası ayarladık. Taksi yoktu...

At arabası gün doğmadan geldi.

Valizimi yükledik. Babam ve ben arabanın arkasına oturup

ayaklarımızı aşağıya salladık.

Araba tıngır-mıngır giderken, ağır ağır uzaklaşmakta oldu-

ğumuz Toroslar’ın tepesinde önce çok hafif bir aydınlık belir-

di.

Ardından, gökyüzü kızarmaya başladı ve daha sonra hep-

ten kızıla kesti.

Bu müthiş görkemli, doğa görüntüsünü izlerken, kendimi

masal dünyasında gibi hissediyordum...

istasyona ulaştığımızda, güneş daha doğmamıştı. Babamın

bir tanıdığı, kavun-karpuz satıyordu. Onun çardağında sıcak

çay içtik.

Sonra tren geldi. Babamla vedalaştık.

Birkaç saat sonra Çukurova’dan geçerken yol arkadaşım

yaşlı adam, uçsuz-bucaksız yemyeşil tarlaları gösterdi:

– “işte pamuk...”

Cumhuriyet, 7 Nisan 199048

Benim çocukluğumda Alsancak sokakları tütün işletmele-

rinde çalışan gencecik kızların, erkeklerin üstü başı tütün ko-

kardı...

Benim çocukluğumda Reji’nin acı anıları da belleklerden

silinmemişti daha...

Aramızda eski Reji kavasları, Reji kolcuları yaşardı.

Reji’nin baskı demek, sömürü demek olduğunu duyardık

ve bilirdik.

Dünyanın en iyi şark tütünleri, izmir’in Gavurköyü’nde,

bir Akhisar’da yetişir.

Bu yüzden de Osmanlı’nın tuz ve tütün gelirlerine el koyan

Düyunu Umumiye, Reji idaresi’ni de izmir’de kurmuştur.

1887’de Reji gelene dek, özgürce sürmüştü tütün tarımı ve

alım-satımı. Osmanlı, sadece vergisini almıştı. Reji ile birlikte

tütünün işlemesi de, alım-satımı da ona geçti.

Reji tek alıcı oldu. Reji’den başkasına tütün satmak yasak-

tı.

Osmanlı’nın Avrupalı’ya borcunu ödemek, Ege’nin tütün

üreticisine düşmüştü.

istanbul Boğazı’ndaki yalıların, sarayların, Rumeli’ye ya da

Arabistan’a yaptırılan yolların hanların bedelini, yoksul tütün

üreticisi ödeyecekti.

Reji49

Ve çok acı biçimde ödedi de...

Reji, acımasız bir sömürü çarkı kurdu. Tütün alım fiyatını

keyfince belirledi.

Yurt dışına otuzbeş kuruşa sattığı tütünü üreticisinden on

kuruşa aldı.

Tütün üreticisi yoksuldur. Ama yine de üretir tütünü.

Çünkü, tütünün yetiştiği yerlerin çoğunda başka ürün yetiş-

mez. Tütüne “eli mahkumdur” yani.

Tütün üreticisinin elindeyken on kuruş, Reji’nin eline ge-

çince otuzbeş kuruş...

Ve doğaldır ki kaçakçılık başladı. Kimi üreticiler, ürünleri-

nin bir bölümünü gizlice tüccara sattı.

Ama Reji bu... Boş durur mu?

Osmanlı’ya bir yasa hazırlattı. Buna dayanarak da silahlı

kolcu örgütünü kurdu. Anadolu insanı birbirini kırsın diye...

Kolcular üreticileri öldürmeye başladılar.

Tütün kana bulanmıştı...

Abdülhamit bile birara Rejiyi kaldırmayı düşündü, ama gü-

cü yetmedi.

Cumhuriyete kadar tütünün üzerinden kan eksik olmadı.

Bugünlerde de yüreği kan ağlıyor tütün üreticisinin...

Cumhuriyet, 8 Nisan 1990

Gazete Ege, 20 Ekim 199750

B

en Kemalpaşa’ya ilk kez dokuz yaşındayken, bir kiraz

bayramında gittim. Gazi ilkokulu’nda üçüncü sınıfı

okurken, öğretmenimiz, emekliliğine az kalmış yaşlı bir

adamdı. Sınıfta uyuklar, dersi çoğu kez sınıfın çalışkan öğren-

cilerine anlattırırdı.

Fırsatını buldukça da bizi geziye götürürdü. Sık sık Fuar’a

giderdik. Agora’yı ve Bayraklı’daki eski izmir kalıntılarını ilk

kez, bu gezilerde gördüm.

Kemalpaşa’ya kiraz bayramı için yapılan gezi de işte bun-

lardan biriydi. Yemyeşil çayırların üstüne yayıldık. Koştuk,

oynadık. Öğretmen bazılarımızı güreş tutmaya zorladı. Pey-

nir, ekmek, kimimiz haşlanmış yumurta, soğuk köfte yedik.

Ama kuşkusuz en çok da kiraz. Sepetler dolusu kiraz tükettik.

Kulaklarımıza küpe gibi astık.

Yıllar sonra işsiz olduğumuz bir sırada, Celal ve Mehmet

ile birlikte kiraz dış satımına karar verdik. 1978 yılında tanış-

tığım Eddy Warrington’la yazıştık. Eddy Warrington’ın karısı

italyan, iki damadı Türk’tür. Türkçeyi Türkten farksız konu-

şur.

Napolyon kirazın Londra’daki fiyatı, yaklaşık iki bin liray-

mış. Biz burada, bin liraya mal edebileceğimizi hesapladık.

Yüzde yüz kar! iyi... Dışsatım Akın’ın şirketi üzerinden yapı-

lacak.

Üçümüz, elimizdekileri ortaya koyduk, küçük bir sermaye

oluşturduk. Günde beş yüz kilo göndermeye yetecekti. Kuş-

kusuz paranın geri dönüşü hızlı olmalıydı ve aksamamalıydı.

Nif’e Yenilen Napolyon51

“Böcek Yaşar” bize, Parsa’da bir dükkan buldu. Sekiz-on da

işçi kadın. Kadınların bazıları, 1978-1979 yıllarında Tariş’te

üzümde çalışmış.

Avrupalı meyvenin sebzenin en iyisini yemek ister. Her ki-

razı gönderemezsiniz. Herşeyden önce, ya Napolyon cinsi ola-

cak ya da Salihli... Taze olacak, kurtsuz olacak, sapı kopma-

mış olacak, beş kiloluk karton kutuya konacak. istiflerken

sapları aşağı doğru yerleştirilecek ve uçakla gönderilecek.

Bizim çocuklarımız, ikiz kiraza bayılır. Londra’ya gidecek

ise ikiz kiraz ıskartadır.

Havra sokağından satın aldığımız Napolyon veya Salihli bi-

lesiniz ki çoğu kez, dış satım artığı, ıskarta kirazdır.

ilk beşyüz kiloluk parti için kolları sıvadık. Satın aldığımız

kirazlar taze ve kurtsuzdu. Bunu, Teknik Ziraat Müdürlüğü

görevlisi mühendis arkadaş da doğruladı.

Ambalajlamaya giriştik...

Kadınlarla birlikte ben, Celal, Mehmet, Böcek Yaşar ve hat-

ta görevli mühendis de imece yöntemi ile çalışıyorduk. Çoğu

kez Akın da katıldı.

Birinci  parti, kazasız-belasız yerine ulaştı. ikinci de öyle.

Üçüncü parti kirazımızı, aktarma sırasında, Zürich hava-

alanında unutmuşlar. Dördüncü parti kısmet olmadı, battık...

Geçenlerde gazetede bir resim gördüm. Kemalpaşa’da kiraz

bahçeleri, kurumaya yüz tutmuş. Nedeni, Nif Çayı’na akıtılan

sanayi atıkları.

Korkarım yakında, kiraz bahçelerinin yerini hepten fabri-

kalar alacak.

Napolyon, bu kez de Nif’in zehirli sularına yenik

düşüyor...

Cumhuriyet, 24 Nisan 1990,

Gazete Ege, 13 Ekim 199752

B

enim dedem, annemin babası, bir bela adamdı. Eşrefpa-

şalı’ydı... izmir’in en namlı kabadayıları, Eşrefpaşa’dan

çıkar.

Sınıf arkadaşım Refik, kendisinin iki katı Erdem’i evire çe-

vire dövdüğünde, hepimiz şaşıp kalmıştık. Refik de Eşrefpaşa-

lı’ydı.

“Eşrefpaşalı, eli maşalı...”

Dedem gençliğinde, Alsancak’tan Karşıyaka’ya yüzerek

geçmiş. inanırım, yaşı altmışa yakınken bile yüzmede benden

hızlıydı.

Birinci Dünya Savaşı’nda Kütülamare’de savaşmış, esir düş-

müş. Kurtuluş Savaşı bitene değin Mısır’da esir kampında kal-

mış. Esir kampındayken, kendisini dipçikleyen ingiliz askeri-

nin kafasına tuğlayı geçirmiş. Uzun süre hücrede tutmuşlar.

Yanağında şarapnel izi vardı...

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, yol vergisini ödemeyi unuttu-

ğu için polisler sokakta yakalayıp angaryaya götürmüşler ya-

ka paça. Bu yüzden önce Serbest Fırkacı, sonra Demokrat Par-

tili olmuş.

ilkokul birinci sınıftayken, beni döven bir çocuğu, okulun

koridorlarında, merdivenlerinde kovalamış, bahçede yakala-

yıp kıçına iki tokat atmadan da bırakmamıştı.

Mahallenin bıçkını Çingen Ali bana küfrettiğinde de onu,

bir tokatta dut ağacına çarptırıp bayıltmıştı.

Anneannemle, annem ve babamla sık sık kavga eder, anne-

Dedem...53

anneme küstüğünde, başını alıp akrabalarına giderdi. iki-üç

gün ortalıkta görünmezdi.

Dedem bela adamdı ama iş torunlarına, özellikle de bana

geldiğinde, altın kalpli oluverirdi...

Türk Birliği ilkokulu’nda birinci sınıfı okurken, annemle

dedem küstüler. O yüzden dedem, evimize gelmezdi. Ama her

sabah onu okulun önünde beni bekler bulurdum. Gece vardi-

yasından çıkmış olurdu. Eve uyumaya gideceğine Alsan-

cak’tan Karşıyaka’ya bana mutlaka yetişirdi. Sıcak bir salep

içirtir, karnımı sıcak bir gevrekle doyurur, öyle giderdi.

Dama oynamayı dedemden öğrendim. Onların yanında

kaldığımda, beni kahveye götürürdü. Ya dedemle ya da onun

arkadaşları ile dama oynardım. Dama veya satranç oynamak

için özel olarak yapılmış, kenarlarında çekmeceleri olan o kü-

çük siyah masalar, dün gibi gözümün önünde...

Günde üç paket “Birinci” içerdi. Nikotini vücuttan temiz-

lediğini inanır, bu yüzden bol bol tatlı yerdi.

Kış geldimiydi, fanilasının altından göğsüne ve sırtına ga-

zete kağıtı koyardı.

Yıllar sonra, istanbul’dan izmir’e görevli geldiğimde, onu

Tepecik’te devamlı oturduğu kahvede bulmaya gittim. Üstüm-

de yazlık bir gömlek vardı. Beni görünce  çok sevindi. Yanın-

da arkadaşları vardı. Bana sordu “Neden kravat takmadın,

gözlüğün nerede...” Sonra arkadaşlarına dönüp açıkladı: “To-

runum müfettiş. Hep kravatlı gezer. Gözlük de takar.”

Torun çocuklarını gördü. Kardeşimin kızını, benim oğlu-

mu gördü. Onlarla birlikte, parmaklıklarının içine girer,

oyunlarına katılırdı.

Doksan yaşında, akciğer kanserinden öldü...

Ben dedemi en çok, kucağında kundaklı en küçük karde-

şim, Polisevleri’nin bulunduğu yamaçta oturmuş, Çatalka-

ya’ya karşı sigara tüttürürken anımsıyorum.

Cumhuriyet, 25 Nisan 1990;

Gazete Ege, 26 Nisan 199754

P

ek çok insan gibi benim yaşantımda da önemli olaylar ol-

dukça çok. Ancak son zamanlarda, çocukluğumun iz-

mir’de geçen ve de pek uzun olmayan dönemi ile ilgili

anılar diğerlerine baskın çıkıyor.

Yaşlanıyorum da ondan mı diye düşünüyorum bazen. Kuş-

kusuz epey de yaşlandım sayılır. Ama izmir’imin doğası ben-

den çok daha hızlı yaşlandı. Hatta mavi Körfez öldü gibi. Te-

mel neden işte bu.

insan belki de er geç öleceğinin bilincinde olarak, yaşama-

yı tutkuyla sürdürebilen biricik canlıdır. Öleceğini bilir ve

korkmaz da kıyamet gününden ödü patlar...

Mavi gezegenimizin, ölümümüzden sonra da yaşayacağını,

insan türünün soyumuzun süreceğini bilmek, ölüm korku-

muzu azaltır. Oysa kıyamet günü, herşeyin sonu olacaktır.

Bundan ötürü korkarız...

Doğa sadece izmir’de ölmüyor. izmit Körfezi de ölüyor. Çi-

lek tarlaları, kiraz bahçeleri yok oluyor. Bursa ovasını, güze-

lim şeftali bahçelerini de yok ediyoruz.

işte bu yüzden çevre kirlenmesi korkusu, kıyamet korku-

su gibi sarmaya başladı, insan bilincini. Bu korkuyla Yeşiller,

sanayileşmeye bile karşı çıkıyorlar.

ilk bakışta, haksız da değiller.

Son Güncelleme ( Pazartesi, 26 Mayıs 2008 )
 

Yeni Canteenciler